Siyaset, son tahlilde, güç ve iktidar yoluyla, belli bir grup insana uygulanmak üzere ortak kararların alınması anlamına gelmektedir. Kararların herkese şamil olabilmesi için iktidar sahiplerinin güç ve meşruiyete sahip olması gerekir. Bu gücün belli bir toprak üzerinde tekel olarak yapılanmasına devlet adı verilir.

Güç, insanlara normalde yapmayacakları bir şeyi yaptıran araçtır. İktidar sahibi olmak da bir grup insanın iradesinin diğer bir grup üzerine empoze edilmesini içerir. Demokrasilerde iktidar, seçimler aracılığıyla belirli bir süre için elde edilir. İktidar olmak, devleti yönetme hakkına sahip olmaktır. Bu göreve talip olan kadrolara siyasal parti adı verilir. Seçimlere bu kadrolar ve bazen de kendi başına hareket eden bireyler girer. Bu kadro ve kişiler, toplumun kendilerine verdiği yetkiye bağlı olarak, bir iş olarak siyaset yaparlar.

Demokrasilerde vatandaşlar ve bunların oluşturduğu grupların siyasi hayata katılımı teşvik edilir. Siyasi hayata katılmak oy vermek, siyasal konuları tartışmak, yazmak, ve yayınlamak, bu amaçla dernek ya da klüp kurmak gibi faaliyetleri içerir. Bu tür faaliyetler, devleti idare talebi içermez. En ileri seviyede siyasi iktidarı sahiplerini etkilemek amacı güder. Dolayısıyla siyasi hayata katılmak ile siyaset yapmak aynı şey değildir.

Demokrasilerde bireylerle devlet arasındaki gönüllü ve devlet dışı yapılara sivil toplum kuruluşları denir. Sivil toplum kuruluşları arasında özellikle siyasi iktidar sahiplerini ve karar alıcılarının eylemlerine nüfuz etmeye çalışan çıkar grupları da bulunur. Bu çıkar grupları, kamusal çıkarları (insan hakları, ayrımcılıkla mücadele, meslek grupları, çevre vb) temsil ettikleri müddetçe demokratik yaşamın bir parçası sayılırlar. Özel çıkar grupları ise demokratik hayata zarar veren unsurlar olarak görülür.

Bazen sivil toplum kuruluşlarının siyasi angajmanı, siyasal hayata katılımın önüne geçmekte ve güç ve iktidar çevrelerine yakınlaşmak suretiyle siyaset yapma çerçevesine girmektedir. Bunlar bazen kurumların kendini koruma güdüsünden, bazen de mesajı çok daha geniş bir kitleye ulaştırma arzusundan kaynaklanmaktadır. Halbuki demokratik kültürlerde, oy, menfaat ve yeniden seçilme peşinde olan siyasetçilerin, toplumsal çıkarı önde tutan sivil toplum kuruluşlarının peşinde olması gerekir. Bu durumun tersi olduğunda, bu faaliyet bir menfaat ilişkisi olarak yorumlanmaktadır.

Bunun ötesinde, demokratik kültürlerde toplumsal unsurların, sivil toplumun etkisi, kendi menfaati peşinde koşan siyasetçilerden daha fazladır. Mesela ABD’de Kongre üyeleriyle doğrudan ilişkiye geçmeden bile, yerel sivil toplum unsurlarıyla dayanışma yanında, telefon, mektup gibi yollarla mesajların iletilmesi, sorunların halledilmesi mümkündür. Demokratik olmayan ülkelerde siyasilerle yüksek temasın kendine has sorunları vardır. Bu ülkelerdeki siyasal azınlıkların ve uluslararası toplumun gözünde, bu otoriter liderlerin baskıcı tutumlarını onaylıyormuş algısı oluşmaktadır.

Çıkar gruplarının siyasilerle doğrudan teması daha çok bir ‘lobi’ faaliyeti olarak adlandırılır. Demokratik kültürlerde kamusal çıkarlar etrafında yapılanmış sivil toplum kuruluşlarının iktidar sahipleri nezdinde lobi yapması mümkündür. Bununla birlikte, bu tür sivil toplum kuruluşları genelde halka açık, belli bir meslek grubunu (mesela doktorlar), bir sanayi sektörünü (maden ocakları) ya da belirli bir vatandaş kitlesini (memur emeklileri) temsil etmektedir ve amaçları bu kitleleri ilgilendiren kararlara etki etmektir.

Bunun yanında lobicilik, bu mesleğin anavatanı olan ABD’de bile toplum tarafından olumsuz görülen bir meslek ve faaliyet alanıdır. Gallup adlı araştırma kurumunun yaptığı ve mesleklerin ahlak ve dürüstlüğe göre sıralandığı çalışmada, lobiciler, en ahlaksız ve dürüst olmayan kişiler olarak seçilmiştir. Lobicilerin bir üstünde ise Kongre üyeleri bulunmaktadır.

İktidar sahipleriyle düzenli ve sürekli angajman içerisinde olmak, bir topluluğu tabii olarak güç, empoze ve iktidar mücadelesi içeren siyaset faaliyetinin bir aktörü gibi göstermektedir. Bu durum, çoğu zaman bu grupların olduklarından daha güçlü görünmesine yol açmaktadır. Daha kötüsü, bu türlü angajmanlar sonunda bu gruplar kendilerini güçlü ve nüfuzlu görmektedirler. Angajmana her siyasinin bir rakibi, her siyasi partinin bir alternatifi olduğu düşünülürse, bu tür angajmanların dost yanında düşman da kazandırdığı açıktır. Bunun yanında, siyasi angajman içerisine girenlerin de zamanla siyasallaştığı, çoğu zaman muhataplarının siyasi ve partizan pozisyonlarını benimsedikleri görülmektedir.