Dr. Özgür Koca’nın Yeni bir İslam Siyaset Felsefesi Üzerine Düşünceler adlı çalışması birçok açıdan üzerinde düşünülmeye değer bilgiler veriyor. Özellikle ana başlıkları ile kısacık bir yazı içine sıkıştırabildiği İslam Siyasi Düşünce Tarihi kronolojisi, daha detaylı bir çalışmayı kendisinden bekleyebileceğimizin işaretidir.

Ben burada Dr. Koca’nın din siyaset ilişkisi üzerine yaptığı yorumlar ve getirdiği çözüm önerileri ile ilgili birkaç noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, her ne kadar İslam tarihi içinde var olan siyasi yorumların kendi bağlamlarında değerlendirilmesi gereğine değinmiş olsa bile yazının devamında bugünün sorunlarına, bindörtyüz yıllık geçmişten yeterli ve tatmin edici cevaplar alamadığımızın örneklerini sunuyor. Özellikle birey-devlet, ulema-sultan ilişkilerini anlatırken verdiği örnekler bugünkü bakış açımıza ve ihtiyaçlarımıza göre tamamiyle bağlam dışı kalıyor.

Öncelikle yazıda, son zamanların en sıcak tartışma konusu olan fıkıh ve fetvaların günün şartlarına uyarlanması meselesindeki sınırlayıcı tartışmalara ışık tutacak önemli bilgiler var. Satır aralarından gördüğümüz kadarı ile adı geçen imamlar kendi dönemlerinin şartlarına göre yaptıkları yorumlarda oldukça eli açık davranmış, daha önceki yorum ve fetvalarla yetinmemişlerdir. Bu fıkhın bugünkü nakilciliği karşısında oldukça cesur bir yol gibi görünüyor. İmamın Kureyşten olması gerektiğini hadislerle tespit edip bunu bir şart olarak sunan imamların yanısıra hadisi tevil eden ve böyle olması gerekmediğini savunanların da güçlü olarak fikirlerini dillendirdikleri açıkça görülüyor. Hadis ile sabit olan bir konuda imamların farklı içtihad etmeleri dönemlerindeki pratik ihtiyaçlarla ilgili vardıkları sonuçtur. Gazali’nin hilafeti Abbasiler, Selçuklular ve ulema arasında paylaştıran yorumu ile en temel konularda dahi günün şartlarına göre düzenleme yapılabileceğinin örneğini göstermiştir. Böylesi bir konuda dönemin şartlarını gözeterek farklı yorumlar yapabilen imamların başka konularda çok ta yeni birşeyler söylememelerinin altında dönemin şartlarının etkisi gözardı edilemez.

Bunu anlayabilmek için tarihsel süreç içinde İslam toplum ve  devlet yapısındaki değişiklikleri ve yenilikleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Siyasi sisteminde tarih içinde oldukça fazla çeşitlilik gösteren siyasi sistemlerle karşılaşan İslam dünyası toplumsal düzeninde çok da fazla radikal değişikliklere şahit değildir. Bunun istisnası, zaman zaman Müslümanların İslam topraklarından koparılıp müslüman olmayan emirler, sultanlar altında yaşamaları sırasında dar-ül Harb fıkhı gibi geniş bir literatürü İslam fıkhına kazandıran ilim geleneği, tarihsel örneklerde görüldüğü üzere, oldukça zengin bir tartışma kültürü ile yeni şartlara uygun olabilecek yorumlar geliştirmeyi başarabilmiştir.

Öyleyse Özgür Koca’ya göre ulemanın geliştiremediği şeyler nelerdir. Birinci eleştirisi, yöneten yönetilen, ve yönetici ulema arasında sınırları belirlenmiş sistematik bir kodifikasyon hareketine rastlanmamasıdır. Ikinci olarak ümmet kavramı dillendirilmesine rağmen ilişkilerde ümmetin rolünün muğlak hatta çoğu zaman geri planda oluşudur. Halkın siyasal süreçlere katılması gerektiği konusunda hemfikir olanların bile bu konuda net tavır sergileyememelerine dikkatleri çeker. Bu tartışmaların en vurucu cümlesi ise şudur; “Görüldüğü gibi Eşari gelenek modern siyasi ilişkileri anlamlandırmamıza yarayacak bir çerçeve sunamıyor.” Bundan başka otoriterliği, tek adamlığı öngören düşünceler de modern siyasi ilişkileri anlamlandırmaya yardımcı olamıyorlar.

En başta söylediği gibi Özgür Koca’nın iddiası buralardan anlamlı düşünce ve yorumlar bulmak değil yeni şartlara uygun yeni yorumlar geliştirmek gereğidir. Bundan dolayı anakronistik bir bakışla o zamanlarda arayalım en uygununu bulalım demiyor.

Aslında geçmiş ile ilgili verdiği örneklere baktığımızda tam da bu iddiayı doğrulayan yorumlar olduğunu görüyoruz. Bu zatlar, kendi zamanlarının şartlarına göre cesurca toplumu ve siyaseti kendi dönemlerinin değerlerine ve kısıtlılıklarına uygun yeniden şekillendirme çabalarına girişebilmişlerdir. Yoksa birçokları itibari ile taban tabana zıt bunca yorumu izahta güçlük çekeriz. Yine Dr. Koca’nın söylediği gibi bu yorumlardan modern dönemdeki ilişkileri tanımlayacak sonuçlar devşirmek hem imkansız hem de anlamsızdır. Modern toplumda ulemanın rolü artık klasik ve sonrasında oluşan geleneksel toplumlardakinden çok geri bir yerlerdedir. Modern devlet ise tam tersine dünya tarihinin görüp göreceği en muktedir en güçlü devlet modelini kurgulamıştır.

İslam tarihi boyunca ise ulema önemli bir meşruiyet kaynağıdır, çoğunlukla bağımsız ve kendi meşruiyetlerini ilimlerinden ve bu ilimlere dayanan pratiklerine halkın teveccühü ile sağlayan ulema aynı zamanda devletin de meşruiyetini tasdik etme konumundadır. Devlet meşruiyetini ulemadan almak zorundadır. Bu nedenle birçok sultan ulemayı kendi saflarına çekmeye çalışmış, bu uğurda ödül-ceza uygulamaları ile çoğu zaman sınırları aşan davranışlarda bulunmuş olsalar da inkar edilmeyecek hakikat, meşruiyetlerini ulemadan almak zorunda kalıyor olmaları ve sultanlara taraf olsalar dahi meşruiyet aktarıcısı olan ulemanın güçlü varlığının etkisi altında olmalarıdır. Bu durumda Sultanın iktidarı ulemanın gücü karşısında ikinci derecede, meşruiyetini ulemadan alan konumundadır.

Önemli kısım itibariyle bağımsız ve halkın teveccühünden aldıkları meşruiyet ile sosyal düzen, adalet, eğitim, güvenlik konularında toplumun temel dinamiğini oluşturan bir güç olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ulema sosyal yardımlar ve vakıf sisteminin kontrolünü yapar, kanun koyucu olarak ictihadda bulunur, uygulamasını kadı olarak mahkemede yapan da ulemadan konunun uzmanı olarak değerlendirilenlerdir. Kimi zaman ve yerde devlet memuru olmalarına rağmen yine yukarıda zikredildiği gibi meşruiyetlerini devletten almazlar. Aksine devletin onlara sağladığı meşruiyete ihtiyacı vardır. Ulema bağımsız ve özerk mahfiller olan eğitim kurumlarında kontrol sahibidirler. Devletin bu kurumlara müdahalesi oldukça sınırlıdır. Ulema, gerektiğinde pazarı ve şehir güvenliğini koruyan sistemi yönetir ve kontrol eder. Sosyal yardımların toplanması ve dağıtımı da ulema kontrolünde yapılır. Böylesi bir ortamda -tekrarla, devletin ulemayı kontrol altına alma çabaları olsa bile- onun sağladığı meşruiyet alanına ihtiyacı olduğundan denklemden ulemayı çıkaramaz.

Bugün ise meşruiyet alanları hayali bir cemaat olan halkın elindedir iddiasına rağmen devlet, ideolojik aygıtları ile sıkı sıkıya kuşattığı halkın kendinden başka bir kaynaktan beslenmesine, başka bir meşruiyet alanı oluşturmasına imkan bırakmamıştır. Bu yüzden ulemanın gelenekteki rolünün aynı şekilde devam etmesi de kaybettiklerini yeniden toparlayıp eski etkinliğine ve meşruiyet dağıtıcı güce sahip olması imkansızdır. Ancak modern dünyada devletin sıkı kuşatması altında bile ulemanın kendince yine bireysel yetkinliği, ilminin derinliği, topluma verdiği mesajların isabeti nispetinde sivil alanda kendine yer edinebilmiştir. Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan bu yana Yirminci yüzyılın genel trendine uyarak aşırı merkeziyetçi, otoriter ve bütün erkleri kendi bünyesinde toplayan devlete rağmen din adamları kendilerine özerk alanlar açmayı başarabilmişlerdir. Bugün Türkiyede de diğer islam ülkelerinde de -kimi söylem ve pratiklerinden dolayı eleştiriye açık olsalar dahi- toplum nezdinde oluşturdukları göreceli meşruiyet alanlarının yeniden değerlendirilmesi, Özgür Koca’nın tavsiye ettiği yeni bakış açısı için başlangıç noktası olabilir.

İkinci olarak da ileri sürdüğü ¨ezeli muhalefet¨ fikri üzerinde birkaç söz söylemeyi hakediyor. Öncelikle benzerleri Latin Amerikan kurtuluş teolojisi fikirleri ile sol, Marxist düşüncelerin Hristiyanlıkla meczini öngören bu yaklaşım 1950’li yıllar ve sonrasında uzun süre ciddi bir takipçi kitlesi buldu. Ancak sanıyorum Özgür Koca’nın bahsettiği muhalefet daha çok söylem ve değerler üzerinden pasifist bir muhalefet hareketidir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin “siyasetten Allah’a sığınırım” ifadesi çoğu zaman siyaset dışılık olarak algılansa bile siyaset alanına giren konulardaki beyanları ve yorumlarına bakıldığında siyasetin alanından uzak değildir. Burada Dr. Koca’nın bahsettiği muhalif duruşun izlerini görmek mümkün. Siyasetin iktidar ve güç mücadeleleri kısmına talip olmayıp, toplumu ve değerlerini ilgilendiren alanlarda fikirlerini beyan etmekten de geri durmamıştır.

Ezeli Muhalefet mevzuunda da birkaç çekincem var. Birincisi muhalefet özü itibariyle siyasi bir kavramdır. Bu şekilde siyasetin merkezi rollerinden birine talip olan şahıs ve kitlesinin güç mücadelelerinin yön değiştirdiği bir ortamda rahatlıkla gücün olduğu tarafa geçebileceği gözardı edilmemelidir. Bunun en açık örneği Şia ulemasının Şah karşısındaki muhalif duruşunun bir rüzgarla iktidara devşirilmesi ve bugünkü sonuçla sonlanması engellenememiş, ulema da kendine bir sınır çizememiştir.

İkincisi, Ulema meşruiyet sağlayıcı ve dağıtıcı olsa bile meşruiyetin ulemanın elinden güçlü olanların -devrim muhafızları vs- eline geçmesine engel olunamamasıdır.

Bu konuda da örnek yine İran devriminin devamında güçlü muhalefet hareketi olarak başlayan ulema merkezli direniş, daha sonra el değiştirmiş, bu el değiştirme ulema tarafından hoş karşılanmayınca da eleştirel olan ulema temsilcileri Kum şehrinde ev hapsine zorlanmıştı. Bunun dışında ikinci örnek Sudan’daki muhalif ilim adamı Hasan Turabi’nin uzun muhalefet dönemi sonunda iktidara gelir gelmez ideal olandan çok uzak kitlelerce zulme uğratılıp yine kendi taraftarlarınca hapsedilmesi. Ulema siyasi alan ilişkisinin çok da sağlıklı olamayacağını gösteriyor. Buradaki örneklerin muhalefette kalmayıp iktidara talip oldukları iddia edilebilir, ancak bu örneklerde olduğu gibi uzun muhalefet sonunda ya muhalif olanların veya onlara yaslanan başka kesimlerin iktidar talebini de beraberinde getirdiği bir gerçektir.

İmam Azam ve Ahmed ibn Hanbel’in muhalefeti ise bizim bildiğimiz anlamda siyasi muhalefetten ziyade sivil alanı terketmeme azmi olarak görülüyor. Sultanların ısrarlarına rağmen onlara destek vermeyerek ilmin izzetini ve ulemanın sivil alandaki özgürlüğünü garanti altına almaya çalışmışlar ve bunun bedelini de ödemişlerdir.

Son zamanlarda dillendirilen, sivil toplum, örgütlü toplum, devlet ve diğer güç odakları karşısında bireylerin örgütlü hareketi, profesyonel, mesleki, ideolojik, dini, sosyal vs. topluluklarla siyaseti dışarıdan etkileme çabaları, çoğunlukçu siyasi yapının kırılması ve çoğulcu bir sisteme geçişin vazgeçilmez şartlarından sayılmaktadır. Dini idealler etrafında toplanan bireyler de böylesi bir örgütlülük içinde sivil alanda kalarak Leviathan’ın gücüne gem vurmaya çabalayabilirler.