Özgürlük alanının genişliği insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliklerden biridir. Ancak toplumlarda yerleşik kurallar bireylerin özgürlüğünü büyük oranda kısıtlarlar. Doğal olarak insanların önemli bir kısmı özgürlüklerini kısıtlayan birçok kuraldan hoşlanmaz. Ancak kurallar birlikte yaşamayı çok kolaylaştırdığı için varlıklarına bir bakıma tahammül edilir. Bu yazıda kuralların sosyal faydalarının yanında ferdi yararlarının da önemli olduğunu vurgulamaya çalışacağım.

Öncelikle kuralların kişilerin özgürlüklerini kısıtladığını tekrar vurgulamak istiyorum. Bu kurallar spor ayakkabının üstüne kumaş pantolon giymemek gibi nispeten önemsiz konularda olduğu gibi her gün en az iki saat kitap okumak, ya da akşam 8:00’dan sonra yemek yememek gibi daha önemli hususlarla ilgili olabilir. Spor ayakkabı giyen kişi yukarıdaki kuralı benimsediyse, kendi özgürlüğünü kısıtlamış olmaktadır. Spor ayakkabı giydiği günlerde gardırobunda bulunan temiz ve güzel görünümlü birçok pantolonu tercihleri arasından çıkarmıştır. Minimum 2 saat kitap okuma kuralını uygulayan kişi ise günlük hayatını nasıl geçireceği konusundaki birçok alternatifi kendi kendine yasaklamış olmaktadır. Peki, bunu neden yaparız? Kitap okuma ya da akşam belirli saatten sonra yemek yememe örneklerinde, sınırlamaların amacı bellidir. Bu kurallar sayesinde kısa vadede arzularımızın elinde esir olmaktan kendimizi kurtararak uzun vadeli avantajlar sağlarız. Bu kurallar sayesinde daha fazla kitap okuruz, daha bilgili, kültürlü bireyler olarak yaşamda daha başarılı oluruz. Geç saatlerde yemek yemeyerek sağlığımızı koruruz.[i]

Ancak özgürlüğün bizatihi kendisinin bazen insanları mutsuz ettiğine dair bazı kanaatlerin de olduğunu belirtmeliyim. Örneğin daha önce planlamasını yaptığımız bir pazar gününe başlamak genellikle böyle bir planı yapmadığımız başka bir pazar gününe göre daha keyiflidir. 2002 yılında gösterime giren About A Boy[ii] adlı filmin başlangıç sahnesini bunu çok güzel bir şekilde gösterir. Filmde hiç çalışmadan babasından kalan yüklü mirasla yaşamına devam eden Hugh Grant, günlerini nasıl geçirdiğini eğlenceli bir şekilde anlatır. Yaşamak için çalışması gerekmeyen ayrıca hayır işleri gibi meşgaleleri de olmayan Grant, günlerini tamamen eğlenceye ayırmıştır. Ancak bunun doğuracağı muhtemel bıkkınlıktan kurtulmak için de tüm gününü yarım saatlik periyodlar halinde programlamıştır. Örneğin sabah 8:30’da kalkış, 9:00’da kahvaltı, 9:30’da sabah yürüyüşü, 10:30 sinema vs gibi. Bu programa uyarak Grant kendi özgürlüğünü kısıtlamıştır. Ancak kendini her saat başı karar verme zorunluluğundan kurtararak, huzursuzluğun önüne geçmiştir. Dikkat ederseniz Grant’ın programı O’na uzun vadede herhangi bir kazanım sunmuyor. (yüksek kazanç, bilgili ve kültürlü birey olma, yaşamına anlam katma vs.) Bu örnekte planlı hayatın tek avantajı, Grant’ı sürekli karar verme zorunluluğundan kurtarmaktır. Her ne kadar film senaryosu olsa da Grant gibi yaşama imkânım olsaydı ben de O’nun gibi plan yapardım diyebilirim.

Konuyla ilgili yapılmış daha metodolojik çalışmalar da mevcut. Örneğin Iyengar and Lepper (2000)[iii] bir çikolata mağazasında müşterilerine birbirinden kısmi farkları olan 6 çeşit çikolata arasından indirimli olarak satın alma imkânı sunuyorlar. Daha sonra müşterilerin, satın aldıkların ürünlerden memnuniyet düzeyleri bir şekilde ölçülüyor. Satın almadan önce ürünlerin tadına bakmaları ise teşvik ediliyor. Aynı deneyi başka müşteriler üzerinde de tekrar ediyorlar. Ancak bu sefer müşterilere 6 değil 30 değişik çikolata alternatifi sunuyorlar. Orijinal deneydeki 6 çeşit çikolatanın bu 30 alternatif arasında olduğunu da not edeyim. Araştırma sonunda ilginç bir sonuç elde ediliyor. 30 ürün arasından seçim yapan kişiler yaptıkları alışverişten diğerlerine göre daha az memnun kalıyorlar. Ayrıca 30 ürün arasından seçim yapmak durumunda kalan müşteriler diğerlerine göre alışveriş sürecinin daha zor ve daha az eğlenceli olduğunu ifade ediyorlar. Bu müşterilere seçtikleri ürünleri ücretsiz alma ya da aynı miktarda paranın kendilerine nakit para ödenmesi alternatifleri sunulduğunda, az çeşit arasından çikolata seçmek durumunda olanların %48’i çikolatayı tercih ediyor. 30 çikolata çeşidi arasından seçim yapanların ise ancak %12’si ürünleri tercih ediyor, %88’i ise nakiti almayı seçiyor. Bu da çikolata alışverişinden pek memnun olmadıklarının başka bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

Çikolata alternatifleri arasından seçim yapmak pek önemli olmayabilir. Dolayısıyla bu gibi konularda seçim yapma mecburiyetinde olmak çok da hoş bir tecrübe değil diyebiliriz. Kıyafetleri pek önemsemeyen bir erkek olarak, benim için kıyafet alışverişinin çok tatsız bir tecrübe oluşunu bu bağlamda değerlendirebilirim. Peki ya daha önemli konularda daha çok alternatife ya da daha geniş bir özgürlüğe sahip olmak iyi değil midir? Lyenger ve ark (2004)[iv] çok daha önemli konularda bile çok sayıda alternatifin olmasının bazen istenmeyen sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar ABD’deki çalışanların emeklilik yatırım fonlarıyla ilgili tercihlerini inceliyorlar. 401(k)adlı bu yatırım fonları birçok iktisatçıya göre çalışanlar için çok avantajlıdır. Çalışanlar bu fonlara ne kadar çok yatırım yaparlarsa uzun vadede o kadar karlı çıkarlar. Doğal olarak bu fonların da kendi içinde risk, taahhüt, getiri gibi konularda farklılık gösteren çok sayıda türü bulunmaktadır. Lyenger ve arkadaşları, kendilerine sunulan 401(k) yatırım fonu çeşidi arttıkça, çalışanların bu fonlardan herhangi birini tercih etmeme ihtimalinin yükseldiğini fark etmişler.   Yani çalışanlar önlerine çok sayıda alternatif konulduğunda karar vermekten yılarak, tümden vazgeçmeyi tercih ediyorlar. Bu yılgınlıkları ise uzun vadede yaşam standartlarında çok büyük düşüşlere yol açabiliyor. [v]

Görüldüğü gibi çok sayıda alternatifin olması insanların seçim yapmalarını zorlaştırıyor. Düğün planlaması yapan erkekler, çok sayıda tercih yapmanın kendilerini hiç de mutlu etmediğini bilirler. Ancak bu sadece sonucunu pek umursamadığımız durumlarda değil, sonucun çok hayati olduğu zamanlarda da doğrudur. Evleneceğimiz eşi, devam edeceğimiz üniversiteyi, çalışacağımız işyerini seçerken, nihai kararı alma süreçleri çok zorludur. Dolayıyla seçim yapma mecburiyeti yani özgürlük başlı başına maliyetlidir diyebiliriz. Zaten iktisatçılar bireylerin önünde tercih yapabileceği farklı alternatifler varsa otomatik olarak fırsat maliyetinden (opportunity cost) söz ederler. Bir şeyin fırsat maliyeti, onun en iyi alternatifinden elde edeceğimiz faydaya denktir. Örneğin Bogaziçi Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi’nden birini seçme fırsatı olan kişi, eğer Bogaziçi’ni tercih ederse bu seçiminin fırsat maliyeti Bilkent’ten elde edeceği faydadır. Eğer insanın önünde çok sayıda alternatif varsa, seçimi yapmak kendisi için zorlaşmaktadır. Çünkü her alternatifin potansiyel faydalarını gözden geçirip bunlardan en iyisini seçmek durumundadır. Hele hele birbirine yakın alternatifler arasında seçim yapmak durumunda kalan kişiler çok zorlanmaktadır. Çünkü daha değerli şeylerden vazgeçmek zorundadırlar. Hugh Grant örneğine geri dönecek olursak, her yarım saatte bir önünde çok sayıda alternatif olan Grant (yürüyüşe çıkma, TV seyretme, spor yapma vs) bu seçimi yaparken zorlanacaktır. Çünkü seçim yapmak maliyetlidir. Belli bir süre sonra da seçim yapmaktan sıkılacak ve seçim yapmama moduna geçecektir. (Evde boş boş oturma.)   Bunu öngördüğünden hayatını programlayarak, kendi alternatiflerini ve özgürlüğünü kısıtlamıştır. Ancak bu şekilde kendi mutluluğunu artırmıştır.

Özgürlük genellikle zatı itibariyle iyi bir şey olarak tanımlanır. Dolayısıyla daha geniş özgürlük bireyi daha mutlu eder. Ancak birlikte yaşamanın bir gereği olarak, belirli kuralların varlığı bu özgürlükleri kısıtlamak için meşru ve faydalı araçlar olarak görülür. Bunun yanında kişilerin sadece kendi yaşamını ilgilendiren konularda bile özgürlüklerini kısıtlayıcı kural ve prensipleri benimsemesi uzun vadeli faydaları göz önünde bulundurularak yararlı bulunur. Ben bu yazıda özgürlükleri kısıtlayan kuralların bunun ötesinde de faydaları olduğunu iddia ettim. Dahası sadece bireysel bazda değil toplumların önlerindeki alternatifleri kısıtlayarak özgürlüklerini daraltan bazı ilke ve prensiplerin de faydalı olacağını düşünüyorum. Doğal olarak özgürlük ve kurallar arasında bir denge gözetilmesi gerekecektir. Bu dengeyi belirlerken dikkat edilmesi gerekli hususlar ise başka bir yazının konusu.

[i] Kuralların kısa ve uzun vadedeki etkileriyle ilgili çok sayıda örnek için Daniel Kahneman’ın çok satanlar arasındaki Thinking, Fast and Slow (2011) kitabı incelenebilir. ( http://www.amazon.com/Thinking-Fast-Slow-Daniel-Kahneman/dp/0374533555 )

[ii] http://www.imdb.com/title/tt0276751/?ref_=nm_knf_i1

[iii] http://psycnet.apa.org/psycinfo/2000-16701-012

[iv] http://www.oxfordscholarship.com/view/10.1093/0199273391.001.0001/acprof-9780199273393-chapter-5

[v] Ekonomi, psikoloji ve işletme disiplinlerinde konuyla ilgili büyük bir literatür mevcut. Burada özetlediğim çalışmaların kritiği ve iyi bir literatür reviewi için Scheibehenne (2010) incelenebilir. ( http://www.jstor.org/stable/10.1086/651235)