Modern öncesi toplumlarda devletin meşruiyetinin başat kaynaklarından biri ülkelerdeki hakim dinler ve onların temsilcileri idi. Bu nedenle her ne kadar dini örgütlenmeler devletin dışında sivil bir alanı belirlese de, toplumu tek merkezli otoriter bir örgüt kontrolünde tutardı. Sivil alanda çoğunluğun dışında kalan topluluklara hayat hakkı tanınıyor olsa da belirgin kısıtlamalar altında tanınan bu haklar çoğunluğun lütfu ile sağlandığından genelde tam güvenceden yoksun idi.

Modern dönemde devlet toplum ilişkileri gelenek ve onun baskın karakterini oluşturan dine karşı bağımsızlık mücadelesi veren ideologlar tarafından yeniden düzenlendi. Yeni dönemde geleneğin meşruiyet kaynakları güçlerini kaybetmiş, ancak meşruiyetin kendisi bir zorunluluk olduğundan başka bir güce devredilmişti. Bu güç, toplumun bütününü oluşturan milletin kendisi idi. Meşruiyet dağıtıcı güce sahip olduğu iddia edilen millet soyut ve muğlak bir alana karşılık geldiğinden, bu gücünü ancak onlar adına temsilcileri eli ile kullanabilirdi. Temsilcileri ise; dini, sosyal bir başka güç kaynağının etkisi altında kalmadan bütün kutsallığı atfettiği ve bireylerin temsilinden oluştuğu için devredilemez, değiştirilemez ve bunlardan daha önemlisi bireylerin tek başlarına kullanamayacakları bir sistemi oluşturmuş oldular.

Siyasi alanda halkı temsil eden güçler, toplumun tek ve en güçlü organize yapılarını oluşturup bu yapıları halk adına kullanmaya başladıklarında ise tarihinde görülmemiş otoriter sistemleri inşa ettiler. Modern dönem ideolojilerin toplumları mobilize ederek tekli yapılar altında tuttukları ve devletin en güçlü olduğu dönemi ortaya çıkardı. Bu otoriter ve tekçi sistemler arkalarında büyük bir enkaz bırakıp tarih sahnesinden çekildiklerinde de halkı temsil konusunda büyük bir kaosla başbaşa bıraktı.

Modern diktatörlüklerin ardından demokrasinin ve halk iradesinin gerekliliğine olan inanç pekişse de pratikte bunun uygulanmasının zorlukları aşılamadı. Bir önceki dönemin otoriter ideolojilerinin hafifletilmiş örnekleri olarak oluşturulan siyasi partilerin kitlesel farklılıkları temsilden uzak oldukları şüphe götürmez bir gerçek. Siyasi ideolojilerin devamları olduklarını iddia eden partiler aslında kültürel yaşam tarzlarının temsilcileri olmaya indirgenmiş durumdadırlar.  Öncelikle, belli ekonomik sınıfları temsil ettiklerini iddia eden partiler ve onun izleyicileri iddia ettikleri sınıfların ötesinde geleneksel anlamda etnik, dini yapıların merkezleri haline bürünmüşlerdir. Dini aidiyetler, milli kimlikler, toplumsal değerler, düşmanlıklar, siyasal sistemin ekonomi merkezli skalasını anlamsızlaştırmıştır.

1930-40’lı yıllardan kalan alışkanlıklar, ve kurucu iradelerin gücü ellerinde tutma arzuları, siyasi partileri kendi içlerinde katı disiplinli ve tek merkezli organizasyonlar olarak kurgulamış. Bu da çok partili demokrasinin halk iradesinden kopuk ve işlevsiz hale gelmesine neden olmuştur. İkinci dünya savaşı sonrası gelişen çoğulcu demokrasiye erişme adına, toplumun siyasete katılımını arttıracak örgütlü yapılanmalar, meslek örgütleri, sendikalar, baskı grupları ve benzeri yollarla sivil toplumun siyasete katılımı arttırılmaya çalışılsa da yine siyasi partiler karşısında yeterli güce erişemediler.

Temsili demokrasinin yetersizliği ve örgütsüz kalabalıkların güçlü merkezi yapılar elinde edilgenleştirilmesi yadsınamaz gerçek olarak karşımızda duruyor. Bundan sonra olması gereken toplumun bölgesel, kültürel, dini ve/ya mesleki yapılarla siyasete sivil alanda katılabilmelerinin önünü açmaktır. Toplumun farklı kesimleri kendi hak ve çıkarlarının savunmasını yaparken aynı zamanda karşı tarafın sınırlarını da belirlemektedir. Hak ve çıkarların karşılaştıkları yerlerde çizilen sınırlar ise toplumsal sözleşmenin çerçevesini oluşturur. Dinamik bir süreç olan toplumsal hayatta ortaya çıkacak sorunların bir çerçevede sınırlandırılması, doğal ortamında oluşabileceği gibi seçtikleri temsilciler eli ile de kanunlaştırılarak sağlancaktır.

Mevcut sistemlerde sadece bölgesel temsil mümkün iken, örgütlü toplumlar kendi seçtikleri ve kontrol edebildikleri temsilcilerini gönderdikleri mecliste daha etkin ve aktif rol oynamalarını sağlayabilirler. Toplumun bütün kesimlerince üzerinde anlaşılabiliecek temel haklardan başka her konunun tartışmaya açılabileceği sistem hem temel haklarını hem de gelişme ve ilerleme potansiyelini koruma altına almış olur. Taraf değil farklı kesimlerin hak ve çıkarlarının çatıştığı alanlarda hakem rolünü oynaması, devletin toplum nezdinde anlamlı ve işlevli olmasının gereğidir. Bu denklemde devlet, toplumun farklı kesimlerinin temsil edildiği ve halkın doğrudan söz sahibi olduğu bir yapı olduğundan yönetim doğrudan halkın eli ile olmasına daha fazla yaklaşılmış olur.

Burada söz konusu olabilecek en büyük sorun sistemi belli çıkar gruplarının domine etme tehlikesidir. Adil bir sistem tek bir yapının hakimiyeti ile tanımlanamayacağına göre belli kesimlerin hakimiyeti sistemdeki kurgusal hatadan kaynaklanır. Bireyin etnik, mesleki, ideolojik, dini, ve kültürel farklı rolleri olduğundan bütün bu alanlarda kurulacak örgütlenme toplumda eşit kitlesel temsile yaklaştıracaktır. Hem Alevi, hem memur, hem Türk ve A cemevinin müdavimi olan bir bireyin, temsili dört ayrı alanda olması halinde hem etnik, hem dini hem mesleki ve bölgesel temsil söz konusu olacaktır. Bu aynı zamanda Kürt, işadamı, Z cemaatinin takipçisi bir bireyin de benzer şekilde farklı temsillere sahip olacağı anlamını çıkarabiliriz. Bireyin farklı aidiyetleri çatışmaları kendi içinde çözebilecek potansiyele sahiptir. Her ne kadar bir aidiyet diğerlerine baskın olma ihtimali yüksek olsa bile değişik seviyelerdeki farklı temsiller çatışmacı ortamı en aza indirme potansiyeline sahiptir. Temsillerin takipçisi oldukları hak ve çıkarların farklı olması tek yapılı dominant bir gruplaşma oluşmasına engel olacaktır.

İkinci sorun olarak grupların kendi içlerinde otoriterleşmeleridir. Devletin otoriterleşmesinden daha kolay kontrol edilebilir, giriş çıkışları serbest olan grupların otoriterleşmeleri halinde temsil kabiliyetini yitirecekleri göz önüne alındığında bunun da büyük sorun olmayacağı açıktır. Kaldı ki örgütlülük bilinci eğitimi verilmesi gereken toplumlar bu tür otoriterleşme eğilimlerine karşı da bilinçlendirilmelidir.

Bütün bunların ötesinde örgütlü toplumun oluşmasının önündeki en büyük engel toplumsal bilinç seviyesinin bunu oluşturacak olgunluğa erişmemiş olduğu gerçeği gözardı edilemeyecek büyüklüktedir. Bu da ciddi ve uzun soluklu bir katılımcı demokrasi ve vatandaş hak ve özgürlükleri eğitimini gerekli kılmaktadır. Toplumsal uzlaşma bir zorunluluk olmakla birlikte bir kültür ve eğitim sonunda kazanılan bir beceridir. Hem merkezi siyaset hem de mesleki ve bölgesel örgütlenmelerde halka bu doğrultuda bilinçlendirici eğitimler verilmesi her türlü örgütsel yapının birinci görevlerinden olmalıdır.

Hiçbir ideal sistem teoride durduğu gibi durmadığı şüphe götürmez bir gerçektir ancak bu ideale ulaşmak için çalışmak ve sistemi bu yöne doğru zorlamak hiçbir şey yapmadan çaresiz başka yerlerden gelecek kurtuluşu beklemekten daha iyidir.