Freedom House adı saygın ölçme kuruluşuna göre dünyadaki 200’e yakın ülkenin yarıdan fazlası seçimsel demokrasidir. 49 Müslüman-çoğunluklu ülkenin ise sadece dörtte birinden azı, 10 tanesi, seçimsel demokrasi. Seçimlerin ötesinde liberal hak ve özgürlükler açısından bakıldığında Müslüman ülkelerin durumu daha da kötü. Basın hürriyetinden, din ve dinsizlik özgürlüğüne kadar bir çok evrensel değer Türkiye gibi Müslüman ülkelerde ayaklar altında. Müslüman-çoğunluklu ülkelerin otoriterlik sorunu ne ile açıklanabilir?

Fikirler ve Maddi Şartlar

Sorunun cevabı bazıları için İslamiyet. Tüm dinler gibi İslamiyet’in de hem demokrasiyle barışık hem de çatışan yorumları var. Türkiye’de ve diğer ülkelerde İslamiyet’in hiyerarşik, devletçi, kadını ikinci sınıf gören yorumları demokrasi açısından bir sorun. Fıkhın bireyin dinden çıkma, namazı bırakma, eşcinsel olma gibi tercihleri karşısında devlet gücüyle cezalandırma öngören hükümleri de otoriter yorumlar. Ama sadece bu yorumlara odaklanarak otoriterlik meselesi ne anlaşılabilir ne de çözülebilir. Bu iddiamı bir kaç noktada açıklamak istiyorum.

Sosyal bilimlerde en temel tartışma konularından birisi fikirler ile maddi koşullar arasındaki ilişki. Eflatuna göre fikirler, Aristo’ya göre maddi şartlar; Hegel’e göre fikirler, Marks’a göre maddi şartlar daha öncelikli. Tavuk-yumurta döngüsü gibi cevabı bulunamayacak bir şey gibidir genelde hangisinin diğerinden önce geldiği. Batılı ülkelerin Müslümanlara bakışında da bu ikili arasındaki gelgitler önemli rol oynar. Bazen Müslüman ülkelerin sanayileşmesi ile maddi şartlarının değişeceğini ve bu sayede demokratlaşacaklarını söylerler (ki buna genel manada Modernleşme Teorisi diyoruz); sonra olmayınca “Müslümanların zaten dinleri, kültürleri farklı, demokrat olamazlar” moduna geçerler (ki buna da Oryantalizm diyoruz).

Türkiye’de son üç yılda yaşanan Büyük Çöküş aklını kullanan ve kehanetlerden ümit devşirmeyen herkeste bir sorgulama sureci başlattı. Bu süreçte aynı kişilerin kimi zaman “okul ve eğitim sistemimiz yetersiz, fakirlik var, şehirlerimiz köy gibi” ifadeleriyle maddi şartları eleştirdiklerini, kimi zaman ise “İslam yorumumuz hayattan kopuk, yerleşik dini söylem insanları akıl ve bilimden uzaklaştırıyor” tarzı düşünceye yönelik eleştirilerini duymak mümkün. Neticede fikirler ve maddi şartlar birbiriyle ilintili faktörler.

Seküler İdeolojiler

Fikirlerin etkisine öncelik versek bile Müslüman ülkelerin otoriterlik sorununu sadece dine indirgemek mümkün değil zira bu ülkelerin bir çoğunda, en azından seçkinler düzeyinde, 20. Yüzyıl boyunca seküler ideolojiler etkili oldu. 1924’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla başlayan süreçte Müslüman-çoğunluklu ülkeler büyük oranda seküler ideolojiler ve liderler tarafından kuruldu. Atatürk, Rıza Şah (İran), Emanullah Han (Afganistan), Cinnah (Pakistan), Rahman (Bangladeş), Sukarno (Endonezya), Nasır (Mısır), Burgiba (Tunus) ve Senghor (Senegal) hep seküler kurucu lider örnekleri. Ama bu liderler ve seküler ideolojileri genellikle otoriter rejimler inşa ettiler.

Günümüzde bile 49 Müslüman-çoğunluklu ülkeden 17’si laik anayasalar ile yönetilmekte, 13’ünde şeriat hakim ve kalan ülkelerde karma hukuk sitemi uygulanmakta. Fakat bu laik 17 devletin sadece 6’sı seçimsel demokrasi; üçte ikiye yakın çoğunluk ise otoriter rejimler. Demek laiklik, demokrasi için belirli bir oranda gerekli olsa bile, yeterli değil.

Bir başka konu da neden otoriterlikle barışık dini ve seküler fikirlerin daha demokrat dini ve seküler alternatifler karşısında hakim duruma geldiği. Bir çok Müslüman ülkede otoriterliğin, fikirlerden bağımsız, bölgesel ilişkiler ve ekonomik çıkarlara dayalı temelleri var. Maddi şartlar sonucunda kurulmuş olan otoriter rejimler kendilerini meşrulaştırmak için dini ve seküler fikirleri kullanıyorlar. Bir başka deyişle, İslamiyet’in otoriterliğe uygun yorumları otoriter rejimler tarafından desteklenip ön plana çıkarılıyor. Peki otoriter rejimlerin bölgesel ve iktisadi temelleri neler?

Bölgesel Etkileşim

Dünya çapında demokratikleşme ve otoriterleşme bölgesel süreçler. Su üç örnekte bunu görmek mümkün: a) Batı Avrupa’da II. Dünya Savaşı öncesi faşizmin yükselişi ve savaşın ardından yaşanan ani demokratikleşme, b) Latin Amerika’da askeri rejimlerin 1970’lerde egemen olması ver ardından 1980’ler ve 1990’larda yerlerini demokrasiye terk etmeleri ve c) Doğu Avrupa’da komünizmin yine II. Dünya Savaşı sonrasında hakimiyeti ve 1989-1991 yıllarında yerini demokrasiye bırakması. Bir bölge içindeki komşu ülkeler birbirlerini askeri, diplomatik, ekonomik ve fikri olarak etkiliyor ve benzer siyasi süreçlere yönlendiriyorlar.

Müslüman çoğunluklu ülkeleri beş bölge içinde kategorize etmek mümkün. Bunlardan üçünde–Avrupa, Sahra-altı Afrika ve Güney Doğu Asya–yer alan Müslüman-çoğunluklu ülkeler komşularına benzer oranda demokrasi veya otokrasiyle yönetiliyorlar. Yani bölge karakteristiğinden çok farklı bir Müslüman otoriterlikten söz konusu değil. Müslümanların otoriterlik sorununun bariz bir hale geldi yerler diğer iki bölge—Kuzey Afrika dahil Orta Doğu ve Orta Asya. Zaten bu iki bölgede İsrail dışında tüm ülkeler Müslüman-çoğunluklu. Türkiye’yi Avrupa’da sayarsak bu iki bölgede tek demokrasi Tunus. Bu iki bölgedeki diğer tüm 32 Müslüman-çoğunluklu ülke on yıllardır otoriter rejimlerce yönetiliyor.

Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinin otoriterliğinde dünyada etkili Batılı ülkelerin politikalarının rolü var. Batılı ülkeler Soğuk Savaş sonrasında Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da demokratikleşmeye destek verirken aynı desteği Müslüman ülkelerden esirgediler. Batılı ülkelerin öncelik sıralamasında İsrail’in desteklenmesi, İslamcılık ve terörizmin önlenmesi ile petrol sevkiyatının aksamaması başta geldi.

Batılılar destek olmasa da Orta Doğu ve Orta Asya ülkeleri kendi iç dinamikleriyle neden demokrasi inşa edemediler? Bu soruya bazı akademisyenler iki bölgenin ortak noktası olarak İslamiyet’in ilk yayıldığı bölgeler olmasını göstermekte ve otoriterliği yine İslamiyet ile açıklamaya çalışmaktalar. Bu aşırı bir tarihi determinizme dayalı tezin ikna edici bir yönü pek yok zira Orta Asya yakın tarihinde bir asra yakın Rus sömürgeciliği ve 70 yıl ateist Sovyet yönetimini tecrübe etti. Dolayısıyla bu iki bölgeyi benzer kılan şey İslamiyet’in siyasete etkisi dışında bir şey olmalıdır. İki bölgeyi incelediğimizde ikisinde de baskın ekonomik ve siyasi yapıların petrol rantına dayalı olduğunu görüyoruz.

Petrol ve Rantçı Devlet

Rant, emek yoğun olmayan, tabiatın hediyesi bir gelir kaynağıdır. Altın madenleri ve Süveyş Kanalı gibi farklı çeşitleri olsa da en önemli rant kaynakları doğal gaz ve özellikle de petroldür. Akademisyenlerin 30 yıldır geliştirdikleri rantçı devlet modeline göre bir devletin gelirlerinin yüzde 40’ından fazla ranta dayalı ise ona ‘rantçı devlet” adı verilir.

“Normal” bir devlette halk ile yöneticiler arasındaki ilişki vergiye dayanır. Halk ödediği vergiler karşılığında devletten hizmet ve temsil talep eder. Bu yüzden ABD’nin İngiliz kralına karşı bağımsızlık savaşında “temsil olmadan, vergi de yok!” önemli bir slogan olmuştur. Rantçı devletlerde ise yöneticiler petrol parasını tekellerine aldıklarından halkın vergisine bağımlı değillerdir. “Vergi almıyorsam, temsili niye vereyim?” derler.

Dahası rantçı devletler halka para, iş, erzak-yakacak dağıtır ve halkın itaatini temin ederler. Halk veren olmaktan çıktığı gibi alan durumuna da düşer. Petrol parasını kullanan yöneticiler bu imkan ile propaganda aracı olan bir medya ile muhalefeti ezecek güvenlik teşkilatı kurarlar. Yine rant gelirlerini kullanarak işadamlarını ve hatta “sivil toplum”u yandaş haline getirirler. Bağımsız bir burjuvazi ve organize bir işçi sınıfının gelişmesine izin vermezler. Neticede rant otoriterliğe yol açar.

İki yıl önce yayınladığım bir makale için dünyadaki 170 devletin rant ve vergi gelirlerini karşılaştıran bir indeks hazırlamıştım. Bu araştırmanın sonuçlarına göre dünyada 28 rantçı devlet var ve bunların 25’i otoriter. (Üç istisna devlet kendilerinden çok daha büyük demokratik komşularının da tesiriyle demokratikleşmiş.) Bu 25 rantçı otokrasinin 20’si Müslüman-çoğunluklu. Zira dünya petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 60’ı Müslüman-çoğunluklu ülkelerde. Müslümanlar dünya nüfusunun dörtte biri kadar, ülkelerinin sayısı da dünyadaki toplam sayının dörtte biri olmasına rağmen bu kadar büyük oranda petrole sahipler. Üstelik üretim masrafı en düşük olan rezervler de onlarda. Bu durum Müslüman ülkelerin bir çoğunda rantçı ve otoriter devletler bulunmasını, en azından belirli bir oranda, açıklıyor.

Hem Katar hem de Türkmenistan’da dörder ay ikamet ettim. Biri Orta Doğulu, Arap monarşisi diğeri ise Orta Asyalı, pos-Sovyet Türki cumhuriyet olan bu iki ülkede benzer şekilde hem ekonomik hem siyasi sistem doğal gaz rantına dayalıydı. Gazetelerin üzerinde sahibi “emirdir” veya “başkandır” yazardı. Orta Doğu ve Orta Asya’da petrol fakiri ülkeler de var ama bunlar kendilerinden daha zengin komşularının tesiri altındalar. Orta Doğudaki 11 rantçı devletin içinde Suudi Arabistan ve İran gibi, Orta Asya’daki üç rantçı devlet arasında Kazakistan gibi etkili devletler var. Dahası Orta Asya üzerinde tarihi ve güncel etkisi olan Rusya da rantçı bir devlet.

Türkiye’nin son dönemdeki otoriterleşmesi konusunda da bölgesel etkileşim ve rantçı ekonominin etkileri söz konusu. AKP iktidarının AB üyeliğine odaklanmak yerine yüzünü Arap ülkelerine dönmesi ve özellikle de Suudi Arabistan ve Katar ile finansal bağımlılığa girmesi otoriterleşmesi ile eş zamanlı meydana geldi. Türkiye’nin büyük petrol rezervleri yok. Ama gene de dış borç, özelleştirme, muhalif işadamlarının mallarını gasp ve özellikle de İstanbul arazilerinin satılması gibi vergi dışı gelirlerle AKP bir rant ekonomisi inşa etti. Bu rantçı ekonomi hem yandaş işadamları ve medyayı besliyor hem de 15 milyona yakın seçmene para ve erzak yardımı ile rantçı bir siyasi düzeni besliyor.

Sonuç Yerine

Bu yazıda Müslüman-çoğunluklu ülkelerin otoriterlik sorununun tek kaynağı olarak dinin gösterilemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Dini olsun, seküler olsun fikirler insan hayatına tek başına etki eden faktörler değildirler. Maddi şartlar olmadan bırakın siyasi rejimleri, bir tek insanın davranışları bile kolayca açıklanamaz. Fikirlerin ötesinde maddi şartlara baktığımızda petrol rantının Müslüman ülkelerin birçoğunda, özellikle Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinde, otoriterliğin ana kaynağı olduğunu gözlemlemekteyiz.

Müslüman ülkelerde demokrasinin yeşerebilmesi için fikri bir yenilenme kesinlikle gereklidir. Ama bu yenilenmeyi sadece din-siyaset ilişkileri bağlamında ele almak yeterli olmayacaktır. Rantçı ekonomi düzeninin ciddi bir değişime uğratılması; devlet-vatandaş ilişkisinde paraya sahip olanın devlet değil, vergisini ödeyen vatandaş olduğu bir ekonomik düzene geçilmesi gerekmektedir.

Bu ekonomik sistem değişimi sadece rantçı zihniyetin düşünce planında eleştirilmesiyle gerçekleşmez. Maddi şartların da, en azından kısmen, değişmesi lazım. Böyle bir değişim petrol fiyatlarının uzun vadeli düşüşü (1986-2003 arasında olduğu gibi), petrol rezervlerinin bitişi veya iç tüketim artışının ihracata artık izin vermemesi (Endonezya’da olduğu gibi), ekonominin yatırımlarla çeşitlendirilmesi (Birleşik Arap Emirlikleri’nin yapmaya çalıştığı gibi) veya nüfus patlaması sonucunda halka para dağıtımının aşırı masraflı hale gelmesi (Suudi Arabistan’da olması beklendiği gibi) senaryolarından biri veya bir kaçı sonucunda ortaya çıkabilir.

Bu yazıda otoriterlik sorununun bugünkü maddi şartlarına odaklandım. Tabii ki bu maddi şartların da tarihi bir arka planı var. Eğer Müslüman-çoğunluklu ülkeler petrol gelirlerinin ciddi bir orana ulaştığı 1970’lerde gelişmiş ekonomilere ve yerleşik demokrasilere sahip olsalardı petrol rantının ekonomiye ve siyasete bu derece hakim olması mümkün olmazdı. Peki bu ülkeler, petrol rantının henüz ciddi rakamlara ulaşmadığı 1970’ler öncesinde, neden geri kalmış iktisadi yapılara ve otoriter rejimlere sahiptiler? Bu sorunun cevabı için yeni bir makale, hatta kitap yazılması gerekiyor.