Bugün Müslümanların ciddi bir krizin içinden geçtiği artık herkesçe görülmektedir. Bu kriz, sadece siyasal, ekonomik ya da toplumsal değil, hayata temas eden her alanda kendini gösteriyor. Buna daha temelde ‘varoluşsal’ bir kriz de diyebiliriz. Müslüman kimdir, ne iş yapar, bu dünyaya katkısı nedir? Müslüman olmanın manası ve değeri nedir, ne olmalıdır? Bugün çoğu yerde bir patolojiye dönüşen söz konusu krizi, ‘modern Müslüman travması’ diye adlandırdığım sürecin bir neticesi olarak görmekteyim.

Sözünü ettiğim travmanın yol açtığı temel tahribatı ise ‘Müslüman düşüncede imanın bir kimlik/aidiyete indirgenmiş olması’ olarak görüyorum. İman, dinin/dindarlığın temelininin en önemli kısmını oluşturur. Mevcut krizden kurtulmak ve – adına ihya/tecdit/içtihat/reform ya da İslami Rönesans ne derseniz deyin – bir yeniden var olma çabasına girilecekse iman ile ilgili bu ‘tahrifat’ üzerine de ciddi düşünmek gerekecektir. Bu yazıda iman ile ilgili tahrifatın ana çerçevesini sunmaya çalışacağım.

İslam tarihine kuşbakışı baktığımızda üç esaslı meydan okumadan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisini miladi 9. ve 10. yüzyıla tarihleyebiliriz. Bu ilk meydan okumanın başlangıcını da Bağdat’ta Beyt’ül-Hikme’nin kuruluşu olarak kabul edebiliriz. Bilindiği gibi Beyt’ül-Hikme vasıtasıyla Yunan, Sasani, Hint ve Süryani dillerinde kaleme alınmış pek çok eser Arapça’ya tercüme edilmiştir. Tercüme faaliyetleri, genel karakteri itibariyle o güne kadar ‘ümmi’ kalmış Arap aklının, etrafındaki zengin medeniyet havzaları ile gerçek bir teması ve etkileşimini işaretler. Müslümanlar, Arapça inen vahyi böylelikle daha geniş bir çerçevede anlamak ve yorumlamak durumunda kalmıştır. Bu etkileşim tabii olarak pek çok meydan okumayı da beraberinde getirmişti. Pre-modern dönemde Allah, vahiy, kainat, insan, din gibi pek çok konuda Müslüman dünyanın en hararetli (ve özgür) tartışmalarının bu dönemde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ne kadar başka alanlarda etkisi hissedilse de bu birinci meydan okuma daha çok düşünsel/felsefi/kelâmi boyutuyla ön plana çıkmıştır. Ümmetin kendine olan güveninde ya da tarihin aktif bir aktörü olması noktasında Müslümanları köstekleyen değil tam tersine destekleyen bir rol oynamıştır. Çoğu tarihçiye göre İslam’ın ‘Altın Çağı’ zaten Abbasi halifesinin Beyt’ül-Hikme’yi kurması ile başlar.

Müslümanlar bu fikri meydan okumayı bir sentez ortaya koyarak aşmışlardır. Bugün Sünnilik olarak adlandırdığımız İslami Ortodoksi aslında bu dönemde konsolide olmuştur. Eş’ari’den Gazzali’ye uzanan çizginin ana omurgasını teşkil ettiği bu ortodoksi, özünde Müslüman/Arap düşüncesinin dış dünya ile bu zorunlu ve zorlu teması ve etkileşiminin yaratıcı ve sorgulayıcı neticesidir. Bugün de Müslümanlar maruz kaldıkları düşünsel/itikadi zorluk ve meydana okumalar ile eğer gerçekten yüzleşmek istiyorlarsa bu tarihi tecrübeden yararlanmalıdırlar. Etkileşime kapalı ve dışlayıcı tavırlarından vazgeçerek benzer bir sentez ortaya koymak üzere anlamaya, sorgulamaya, yaratıcı ve özgür düşünmeye ihtiyaçları vardır.

İslam tarihinde ikinci büyük meydan okumayı ise 12. ve 13. yüzyıllarda görmekteyiz. Bu dönem işgaller dönemidir. Doğu’dan Moğollar’ın Batı’dan Haçlılar’ın saldırılarına maruz kalan İslam dünyası büyük bir yıkım geçirmiş ve Müslüman dünyanın altyapısı bir manada tarumar olmuştur. İnsanlar yakılmış, şehirler yıkılmış, kütüphaneler yok edilmiş, şiddet sarmalı içinde sosyal doku bozulmuştur. Bu denli büyük yıkımların şüphesiz fikri etkileri olmuştur. Ancak bu meydan okuma ilkinden farklı olarak daha çok İslam medeniyetinin fiziksel temelinde etkili olmuş, beraberinde iktidarın ve toplum yeniden organizasyonunu netice vermiştir. Müslüman dünyanın siyasi liderliği de daha kuzeye ve Araplar’dan Türki/Moğol unsurlara kaymıştır (Ortadoğu ve Balkanlar’da Osmanlılar, İran ve Horasan’da Safeviler , Hindistan alt kıtasında ise Babürler). Son dönemde özellikle Türkiye’de yaşanan gelişmeler ışığında daha sıklıkla gündeme gelen, bağımsız internet platformu MaviYorum yazarlarının da farklı perspektiflerden altını çizdiği devleti önceleyen din anlayışının İslam dünyasında yaygınlaşması ve kökleşmesi önemli ölçüde bu dönüşümün bizlere mirasıdır. Siyaset bilimci Ahmet Kuru’nun tespitleri doğrultusunda ifade edecek olursak, işgaller sonrasına güvenlik kaygısı daha fazla ön plana çıkmış; bu kaygı, rakiplerine karşı acımasız, aşırı lider endeksli Türki/Moğol idare anlayışı ile birleşerek devleti haddinden fazla önemseyen hatta kutsayan bir hal almıştır. Yine Gökhan Bacık’ın “devlet dinimdir, mezhep milletim” şeklinde özetlediği Türk ilahiyatının kökenleri de burada yatmaktadır. Öte yandan, ikinci dönem meydana okumasını atlatmaya vesile olan, İslam dünyasında istikrarı yeniden sağlayan ve özellikle kültür, sanat ve mimaride ihtişamlı eserler marifetiyle Müslümanları tekrar tarihin belirleyici bir aktörü konumuna getiren, bu yeni toplumsal-siyasal yapılanmaların oynadıkları kritik rolü not etmek gerekir.

Kuşbakışı İslam tarihi okumamızda üçüncü büyük meydan okuma 19. ve 20. yüzyıllara tekabül eder. Bu ‘modern’ meydan okumadır ve diğer ikisine göre epey farklılık arz eder. Temel aktör bu sefer modern/seküler/sanayileşmiş Batı’dır. Sadece belirli alanlarda değil teolojiden sosyolojiye, maneviyattan siyasi tahayyüle, ekonomiden kainat tasavvuruna ve sanata kadar İslam medeniyetini hemen hemen her veçhesi ile sarsmıştır. Bu süreçte Müslüman dünya tüm yönleri ve kurumları ile – siyasi ve ekonomik bağımsızlık dahil – bir çöküntü yaşamıştır. Ayrıca bu süreç, sadece belli bir coğrafyayı değil topyekûn bütün Müslümanları etkilemiştir. Müslümanlar, dünyanın ancak edilgen veya en iyi ihtimalle ikincil aktörleridir ve daha önemlisi özgüvenlerini kaybetmiştir. Bu yönüyle, maruz kalınan en geniş kapsamlı, en yoğun ve en sarsıcı meydan okumadır. Müslümanlar, yaklaşık iki yüz yıldır devam eden bu krize karşı hala etkili, sağlıklı ve soğukkanlı bir tepki verebilmiş değiller. Tam aksine daha da hırçınlaşan ve savrulan tepkiler görüyoruz. Son dönemde artan selefi/cihatçı terör örgütlerinin bu patolojinin en yeni örnekleri olduğu kanaatindeyim.

Bu krizi atlatma adına fikri veya aksiyoner çaba ortaya koyanlar olmadı değil. Bunların bir kısmının ise krizi daha da derinleştirdiğini gözlemliyoruz. Bir bütün olarak ele alındığında ise Müslümanların bu meydan okuma ile ciddi ve tutarlı bir biçimde yüzleş(e)mediğini söyleyebiliriz. ‘Modern Müslüman travması’ derken işte bu her şeyiyle adeta bir felç olma durumunu kastediyorum. Bu travmayı hala atlatamamış olmak kanaatimce ilk başta verilen ve hala derinleşerek devam ettirilen tepkinin mahiyeti ile yakından ilişkilidir. Bu tepkiye kısaca ‘savunmacılık/apoloji’ diyebiliriz.

Bu tepkinin en bariz özelliği özünde defansif ve reaksiyoner olmasıdır. Meydan okuma tüm hatlardan geldiği için öncelik savunmadadır. Tüm cephelerde kayıp söz konusu olduğu için de ‘hattı değil sathı müdafaa’ önemlidir. O satıh ise iyisiyle kötüsüyle bütün bir İslam medeniyeti, tarihi, kurumları ve geleneğidir. Bunlar bir bütün olarak korunmalı, en azından eleştirilmemelidir. Eleştiri surda yeni gedikler açma anlamına gelir. Böylelikle, Müslümanın dindarlığı, ‘İslami’ olarak tevarüs edilen şeyi sabitleme ve onu korumaya odaklanmıştır. Değişen şartlarda bunları sorgulama adına yapılan her teşebbüs ‘düşmana’ yardım olarak algılanmıştır. Mesela tarihimiz hep ‘şanlı’, atalarımız hep veli ve adil zatlardır. Bu topraklarda aslında gasp, hak ihlali, müsadere katliam hiç olmamıştır. Biz ‘medeniyeti onlardan öğrenecek’ değilizdir. Kol kırılmalı ama yen içinde kalmalıdır.

Ne var ki, bu yaklaşım dini ve dindarlığı ‘savunmacılık’ adına araçsallaştırdı. Savunulan şeyler ya da argümanları zati değerinden dolayı değil müdafaadaki gerekliliğinden dolayı önem kazanmaya başladı. Bu ise “ahlaktan yoksun hissi bir pragmatizm” üretti. Ünlü mütefekkir Kanadalı W. Cantwell Smith (d.2000), bu mantalitenin ilk örneklerini verdiği çalışmasında, savunmacı modern Müslüman önderlerin ifadelerinde ‘Allah’ın’ ve kişinin iman ile O’nunla kurduğu canlı ilişkinin hemen hemen hiç yer almadığını, onun yerine bugünkü haliyle sabitlenmiş ve bir sisteme indirgenmiş ‘İslam’ın merkeze konulduğu tespitini yapar. Önemli olan ‘İslam’ı savunmaktır, gerisi teferruattır.’ Son zamanlarda yeniden alevlenen “Müslüman dünyada din niye ahlak üret(e)miyor?” tartışmalarına bir de bu gözle bakmanın bizlere epey fayda getireceğini düşünüyorum. Amaç ‘savunma’ olunca eldeki her şey ‘araç’ oluyor, asli değerini yitiriyor. İçinde küçüklere cinsel istismarda bulunulan kurum ‘dindar’ bir kurum olunca, onun dindar/İslami kimliğini korumak, tecavüze uğrayan çocuklarının haklarını korumanın önüne geçiyor. Değil mi ki “İslam adına için yedi düvelle yaka-paça oluyor”, o zaman hırsızlığın, arsızlığın pek önemi kalmıyor. Bol minareli camiler, Kur’an kursları, imam hatipler inşa ederken piyango ya da rüşvetle sağlanan finansman sorun olmuyor.

Modern Müslüman apolojinin bir diğer özelliği ise temel motivasyonunu ötekine nefretten alıyor olmasıdır. Burada öteki açık bir şeklide Batı’dır. Apolojetik Müslüman, bir daha indirmemek üzere ötekiliğin tahtına oturttuğu Batı’yı yekpare görür. Onun bakışında Batı, hem Hristiyan, hem din düşmanı seküler, hem İslam düşmanı, hem sömürgecidir. Müslüman dünyadaki her eksiklik ve kötülük onun eseridir. Bu kabul ise ardı arkası kesilmeyen ve çoğu zaman da kendi kendi doğrulayan komplo teorileri üretir. Müslüman hep mağdurdur. Bu mağduriyetten dolayıdır ki dönüp de bir ara “acaba ben nerede hata yapıyorum?” diye düşünemez. Bu mağduriyet onu öylesine kitlemiştir ki ne yapsa boşunadır. Bu durumda proaktif davranmanın, müzminleşen pek çok sorunun çözümü adına inisiyatif almanın, oto-kritik yapmanın, kendi ile yüzleşmenin de pek manası yoktur.

Modern savunmacı tepkinin defansif ve reaksiyoner özelliğinin tabii bir neticesi ise indirgemeci olmasıdır. Kısmen yukarıda ifade ettiğim gibi modern krize verilen tepkide İslam belli bir toplumsal tarihe ve coğrafyaya indirgenmiştir. Bugün halifelik iddia eden Hizb’ut-Tahrir ya da IŞİD gibi örgütlerin hilafet haritalarına bakıldığında, sınırların geleneksel Müslüman coğrafya ile sınırlandığını görürüz. Bu bir tesadüf değildir. Kendisini “alemlerin Rabbi”, gönderdiği Resulü ise “alemlere rahmet” olarak tanıtan Allah’ın son dini İslam’ın birliğini savunan, hatta bunun için kan akıtmayı göze almış Müslümanlar, sayıları milyonları bulan ve Batı Avrupa’da, Amerika’da veya Rusya’da yaşayan kardeşlerinin memleketlerine nedense haritalarında yer vermezler. İslam dünyası Endonezya’dan Fas’a kadardır.

İslam bir din olarak sabit bir zamansal-mekansallığa mahkum edilirken aynı zamanda bir doktrine ya da ritüeller kümesine de indirgenir. Bazıları içinse o ideal bir sosyo-ekonomik program ve ‘her sorunu halledecek’ bir devlet sistemidir. Benzer şekilde bu yaklaşım, dinin dışa bakan yönünü önceler. İslam’ın kamusal alanda olabildiğince çok ve sık gözükmesi neredeyse ölüm-kalım meselesidir. Estetik bir yana, çoğu zaman dinin iç derinliği ya bu dışa bakan yön tarafından gölgelenir ya da ona kurban edilir. O dindar olmayı, dinin iç-dış bütünlüğü içinde, insan vicdanında tecrübe edilen bir şey olarak değil görünen ve gösterilen bir seyirlik malzeme olarak ele alma eğilimindedir. Modern Müslüman apolojinin bayraktarlığını ‘siyasal İslam’ yapmış olsa da diğer İslami ekol ya da tarikat/cemaatlerin bu savunmacı zihniyetten azade olduğunu söylemek haksızlık olur. Hatta bu apolojinin farklı seviyelerde çağdaş Müslüman zihniyetin her tarafına sinmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Devam eden çağdaş Müslüman travmanın ve ona eşlik eden savunmacı tepkinin en temel tahrifatı, iman anlayışında meydana getirdiğini düşünüyorum. Modern dünyada Müslüman olmak özü itibariyle bir aidiyete indirgenmiştir. Farklı düşünürlerin altını çizdiği üzere bu (küçük harfli) ‘islam’ ın (büyük harfli) ‘İslam’ da kaybolması, görünmez hale gelişidir. Müslüman olmak – kelimenin anlamına uygun olarak – müminin tüm benliği ile Allah’a (Yaratıcıya) teslim olmasından ziyade ‘ötekine’ (yaratılmışa) karşı iddia edilen ve savunulan bir kimliktir artık. Her kimlik gibi o da durağanlık ve homojenlik peşindedir. Farklı olan sorunludur. Yine her kimlik gibi kendisini, kurguladığı öteki üzerinden kurar. Bu sebeple varlığı ve devamı hep bir ötekinin varlığına bağlıdır. Oysa, W. Cantwell Smith’in yerinde tespitleri ışığında söylersek, hem Kur’an’da hem klasik dönem Müslüman düşüncesinde ‘iman’, müminin Allah ile kurduğu devamlı ve diri ilişkiyi temsil eder. İman bir defada sahip olduğumuz ve öylece tutuğumuz bir şey değil, sürekli güncellenmesi gereken bir ilişkinin adıdır. Yaratıcı ile kurulan dinamik ve zati bir bağdır (Burada ‘zati’ yi ‘ferdi/bireysel’den farklı olarak kişinin İlahi Zat ile şuurlu bir biçimde ilişki kurması manasında kullanıyorum). O bir kimlik ya da aidiyet (identity) değil bir bağlanma ya da bağlılıktır (commitment). Bahse konu travmayı ve onun dönüştürücü etkilerini erken dönemde sezen Said Nursi’nin benzer yaklaşımı ile söylersek iman, Yaratıcıya ‘intisab’tır. Bu intisab da kişinin, ‘tahkik’ ile sürekli realize etmesi gereken gelişimsel bir süreci anlatır. Ahlakın realize edilmesini işte tam da burada, bu dinamik, zati ve güncellenen bağlanmada aramalıyız. İman bir kimlik olarak kaldığı sürece din ahlak üretemeyecek ve ‘ahlaksız müminler’ hep var olacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kendi tarihinin en kapsamlı meydan okumasına maruz kalan Müslümanlar, modern zamandaki ‘yenilgi’ ve ‘çöküşlerine’ defansif, reaksiyoner ve indirgemeci bir apoloji ile tepki vermişlerdir. Büyük ölçüde halen devam eden bu tepkinin temel yanılgısı Allah ile kurulması gereken iman/dindarlık ilişkisinin, sorunların kaynağı olarak görülen öteki üzerinden kurularak bir kimliğe indirgenmiş olmasıdır. Kimlik doğası gereği durağandır ve öteki üzerinden hayatiyetini devam ettirir. Halbuki, dinden beklenen gaye kişinin Yaratıcısını tanıması, bu tanımayı sürekli bir bilinç haline getirmesi ve tüm varoluşu ile ona yönelmesidir. İman, bu yönelmenin adıdır ve kişinin değeri bu yönelmenin kalitesi üzerinden ve ancak bizzat Allah tarafından belirlenir. İman, insan ile ilah arasındaki dinamik, sürekli ve canlı ilişkiyi anlatır. Bu ilişkinin devamı ve kalitesinin artması ise özen ister, muhasebe ve özeleştiri gerektirir. Dolayısıyla, kimliğe indirgenmiş iman veya dindarlık ana eksende bir sapmadır. Müslümanlar çağdaş sorunları ile yüzleşirken bu sapmanın boyutları ve telafisi üzerinde ciddiyetle durmalıdırlar. Aksi halde İslam dünyası, küresel patolojinin simgesi olmaya devam edecektir.