Wael Hallaq İslam devletinin modern dönemle olan imkansız ilişkisini anlatan the Impossible State (İmkansız devlet)[1] eserinde fıkhın da aynı zamanda modern dünyada neden modern devlet ve onun kurumları ile uyumsuzluk içinde olduğunu açıklar. Ona göre, Modern devletin temellerinin atıldığı döneme kadar başarılı bir şekilde uygulanan şeriat sisteminin ve pratikteki uygulamalarının oluşturduğu ahenkli toplum ondokuzuncu yüzyıl başlarından itibaren derin bir mantalite dönüşümünün eseri olarak parçalanmıştır.

Legal olmakla beraber moral meşruiyete sahip olan şeriat yeni dönemde, uygulayıcılarına göre değişen oran ve ağırlıkta, ya moral alana sıkıştırılmış veya modern hukuk sistemine meşruiyet aktarımı yapacak ham malzeme taşımakla sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırılmışlığı içinde bile meşruiyetini ciddi oranda erozyona uğratan bir dizi zihni ideolojik süreç sonunda tamamiyle işlevsiz bir yere hapsedilmiştir. Günümüzde ise ilmihal kitaplarında dini-moral ihtiyaçlara hazır cevaplar sağlamaya çalışan, spiritüel bir alanın fantastik süjesi olarak hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Otonomisini ve özgünlüğünü yitirmiş akademik alanda da güncel sorunlara cevap vermekten uzak, İhsan Yılmaz’ın ifadeleri ile “nakilcilik” yapmakla meşguldür.

Bütün bu şartlar altında bir legal/moral disiplin olarak şeriat ve akademik/ilmi disiplin olarak fıkhın kendine özgür ve özgün alan açabilmesi karşısında ciddi engeller vardır. Öncelikle modern devlet böyle bir alana müsade etmeyecek kadar sıkı bir kontrol mekanizmasınsa sahiptir. Ikincisi legal alanda şeriat, ilmi alanda fıkıh ondokuzuncu asırdan bu güne kadar olan başdöndürücü değişimi takip etmede, yukarıda saydığım engellerden kaynaklanan nedenlerle, geç kalmıştır. Iki yüz yıllık bir gecikmenin ardından yeniden ihya ciddi ve topyekün bir emek istemektedir.

Modern dönemde fıkhın meşruiyet alanını yitirmesindeki en önemli faktör, modernitenin beraberinde getirdiği zihni altüst oluştur. Modern devletin mutlak hakimiyeti ile yasama, yürütme ve yargı bir merkezde toplanmıştır. Her ne kadar modern siyaset teorisi ve uygulamalarında güçler ayrılığından bahsedilse bile hepsi devletin güç alanı içinde olan ve elden geldiğince ayrıştırılmaya çalışılan ancak başarılı olmada da oldukça büyük zorluklar çekilen bir alandır. Diğer taraftan modern dünya öncesinde İslam fıkhı ve şeriatın uygulamaları özgün bir akademik/legal alanda gerçekleşmekteydi. Kanun koyucuları ve uygulayıcıları meşruiyetlerini kesbettikleri ilim ve onun toplum nezdindeki genel kabulünden alırlardı. Devlet bu sistemi kendi faydasına çevirme konusunda zaman zaman bağımsız bu kuruma baskı uygulamaya çalışsa bile çoğunlukla bu otonomi korunmuş ve kanun koyucu, uygulayıcı, denetleyicilerin oluşturduğu sivil alan devletten bağımsızlığını sürdürmüştür.

Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren modernleşme ile birlikte ilk olarak şeriatın kodifiye edilerek devlet erkinin bir unsuru olması sağlanmış, bu şekilde otonomisini ve esnek/dinamik yapısını kaybetmiştir. İngiliz yönetimi Hindistan, Rus yönetimi işgal ettiği Müslüman bölgelerindeki ulemadan hukuksal dağınıklık olarak gördükleri bu sistemi kaldırıp şeriat hukukunu kodifiye etmelerini istemiştir. Benzer gerekçelerle Osmanlıda ise devlet kendisi kendi sistemini yeni şartlara uydurma amacı ile kodifikasyon çalışmalarına girişmiştir. Mecelle böylesi bir çabanın ürünüdür. Kodifikasyon dönem ulemasınca da yeni şartların gereği olarak genel kabul görmüş ve benzeri uygulamalar İslam dünyasının başka bölgelerinde de gönüllü olarak desteklenmiştir.

Kodifikasyon hareketleri göreceli olarak dağınık görünen fıkıh pratiklerini tamamiyle dondurarak tektipleştirmenin de birinci adımını oluşturmuştur. Zamanla Türkiye gibi birçok ülke dondurulmuş bu yapının dinamik olduğu zamanda olduğu gibi kullanışsızlığı ve uygulama imkanı bulamaması gerekçeleri ile tamamiyle ortadan kaldırma yolunu seçmişlerdir. Bu zaman zarfında tekdüzeleştirilen ve tamamiyle bağlamından koparılan bu sistemin gönüllü dönüştürücüleri olan fıkıh uleması da zaman içinde atıl kalacağından habersiz bu yeni duruma malzeme taşımaya devam etmiştir. Gelinen son noktada tamamiyle işlevsiz, gereksiz ve arkaik bir disiplin olarak ilahiyat fakültelerine hapsedilmiştir.

Toplum ise ihtiyacı olan fıkhi fetvaları dinamizmi ve kişiye özgü özelliği ortadan kaldırılmış hali ile İlmihal kitapları ile başbaşa bırakılmıştır. Sadece moral ihtiyaçlarının cevabını aramak için hazırlanan ve bireysel şartlardan bağımsız konfeksiyon, çoğunlukla da yüzyıllar öncesinin şartlarına göre verilmiş fetvaları hayatlarına uygulama zorluğu ile başbaşa bırakılmıştır. Daha korkuncu teknolojik gelişmelere paralel olarak ortaya çıkan tele fetvacılık, internet fetvacılığı gibi uygulamalarla zamandan ve bağlamından koparılmış fetvalar geniş kitlelere ulaştırılmaya başlanmıştır. Bu yüzden de tepkilere neden olacak fetvalar sıklıkla ortaya atılmakta, gelen eleştiri ve tepkilerle çoğunlukla da geri adım atılmaktadır.

Hukuk sisteminin yeniden eski haline döndürülmesi muhal olduğu böylesi bir ortamda fıkhın hareket kabiliyeti oldukça daraltılmıştır. Geniş kitlelere hitap edecek adil ve kabul edilebilir bir uygulama pratiği ortaya koymak neredeyse imkansızdır. Dine karşı olduğu için güne uymayan fetva ve pratikleri gündeme getirenler ve bununla İslamı sorgulayanları bir kenara bırakırsak, geriye sadece arayış içinde olan ve moral sınırlar içinde kendi inancını doğru yaşamak isteyen bireylerin sordukları soruları günün şartlarına göre yorumlayıp tatmin edecek fetva makamlarına ihtiyaç var. Ancak bu fetva makamının tek başına üstesinden geleceği bir durum değildir. Neredeyse iki yüz yıldır dondurulmuş ve başdöndürücü dönüşümler ve gelişmeleri ıskalamış fıkhın teorik olarak ta yeniden üretilmesi, aradaki boşluğu dolduracak çalışmaların yapılmasına ivedilikle başlanması gerekmektedir.

Fıkhın güncel şartlara uygun olarak yeniden üretilmesi ile ilgili bu tür taleplere din adamlarınca verilen tepki genellikle geleneğin bozulması, ahkamın altüst edilmesi olarak algılansa da bu uygulamanın yeni olmadığını bilmekte yarar var. Fıkhın statik olmayan, sürekli yeniden üretilmesi, klasik İslam ilimlerinin yabancısı olmadığı bir uygulamadır.

Özelde fıkhın ve genelde İslami ilimlerin, akademik disiplinler kategorisinde mi yoksa dini/ilahi özellikleri ile hayatı ve diğer disiplinleri de içeren bir üst kategori mi olduğu sorusu çözülmesi gereken önemli bir problemdir. Pre-modern dünyada ve müspet ilimlerin İslam toplumlarında başat rollere soyunmalarından önce böylesi bir soruyu sormak abesti. İlim sadece dini ilimlerden ibaretti, diğer ilimler ise onun varlığına hizmet eden alet/araç ilimlerdi. Modern dünyanın bilime yüklediği anlam geleneksel anlayışı altüst etti. Özellikle Batı’da manastırlarda, seminerilerde sığınmacı ve iğreti bir şekilde tutunmaya çalışan müspet bilimler aydınlanma ile birlikte özerkliklerine ve itibarlarına kavuştular. Kendileri için kurulmuş üniversitelerin en temel disiplinleri olarak kabul edilen bu bilimler karşısında dini ilimler -bu sefer- bu üniversitelerin din ilimleri bölümlerinde sığınmacı hatta sekülerleşmiş birer alt disiplin olarak yer bulabildiler.

İslam dünyasında da durum farklı değildi. İlerlemecilik, teknolojik gelişmeler, pozitivist düşüncenin yaygınlaşması sonucu diğer ilimler karşısında İslami ilimlere boyun eğdirildi. Her ne kadar toplumsal meşruiyetinden kaynaklanan güçle dini ilimler başat ve üstün olduklarını iddia etseler de ne modern akademide ne de bunu seyreden geniş kitleler nezdinde üstünlüklerine dair iddiaları bir karşılık bulmadı. Modern dünyanın yokedici gücü ile ortaya çıkan yeni durumların din ve onun pratiklerine uymayan kısımlarının çokluğu bu dünyanın, dinin kontrolünde yeniden tanımlanması gerektiği düşüncelerini doğursa da toplumsal ve akademik karşılığı olmayan “bilginin İslamileştirilmesi” türü fantastik iddialar olarak hafızalarda yer etti.

Dini ilimlerin yeniden ele alınması ilimler hiyerarşisi tartışmasını da beraberinde getiriyor. Dini ilimlerin ilimler hiyerarşisinde en üst sırada olduğu fikri yeni bir fikir değil elbette. Klasik ilim sınıflamalarında Yunan düşüncesinde felsefe ve metafiziğin işgal ettiği en üstün alan Hristiyanlık ve İslam düşüncesinde yerlerini dine bıraktı. Aydınlanma dönemine kadar bu şekilde devam eden anlayış zamanla daha farklı bir tasnif kurgusuna dönüştü. Bugün ise özellikle İslam düşüncesi üzerine çalışan ve bilginin İslami bir çerçevede yeniden üretilmesi konusunda kafa yoran eşhas diğer bilim dallarının İslamın çizdiği sınırlar içinde üretilmesi konusunu dillendirerek bilginin islamileştirilmesin bu yolla mümkün olabileceğini savundular. Burada temel sorun bilgiyi İslam ilimlerinin çizdiği çerçeveye sığdırmanın mümkün olup olmadığıdır. Kaldı ki bunun imkansızlığını görenler yavaştan bu fikirden uzaklaşmaya başladılar. Ancak hayatımızın çerçevesini çizen bir dünya görüşünün çalıştığımız alanlarla olan ilişkimizde bize nasıl yön vereceği mevzuu cevabını bekleyen ciddi bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kavramları yerli yerine oturtmadan yapılan tartışma tarafları sonuca götüremeyeceği gibi okuyucuyu yoran bir kakafoniye dönme tehlikesini de içinde barındırır. Bu durumda bir hayat tarzı ve bakış açısı olan din ile bir disiplin olarak dini bilimler ayrımını yapmakta yarar var. Ali Bulaç’ın sıklıkla tekrar ettiği ed-Din, Bediüzzaman’ın tarifiyle, nazar, (bakış açısı) niyet ve bir hayat tarzını tanımlar. Bediüzzaman Said Nursi, “niyet” ve “bakış açısı” farkları ile müspet, beşeri ve hatta dini bilimlerin anlamlarının nasıl değişebileceğini anlatır. Bu tanımlamasında ed-Din; akademik disiplin olarak dini bilimleri değil bir duruş ve bir bakış açısının karşılığı olarak kullanılır. Hadiselere bütüncül (manayı harfi) olarak bakmanın partikülarist (manayı ismi) ile bakmaktan daha önemli olduğunu, bu bakışla daha geniş anlamlara ulaşılabileceği, bununla da farklı kitapların bir örüntü içinde olduğunun keşfedilebileceğini anlatır. Kainatta var olan fizik kanunları daha üst kanunlarla bağlantılı olduğundan bu kanunlar hayatın diğer alanlarında da benzer şekilde tezahür edebilir. Sosyolojinin, psikolojinin kanunlarına da fizik kanunlarında olduğu gibi bütüncül bir bakışla ulaşılabilir. Bu kanunlar kainat kitabında mevcut olduğuna göre onun tercümesi olan kitapla da ilintili olması kaçınılmazdır.

Sonuç itibariyle hakikati öğreten muarrifleri bütüncül bir gözle okumak, hakikate ulaşmamızı sağlayan bu muarriflerin uyum içinde olduğunun keşfi sonucunu doğurur. Bu bakış açısı ile din kainat okumalarından ayrı, bağımsız ve ters olarak düşünülemez. Ters ve çelişkili görülen yerlerde araştırmaların derinleştirilip, kainat kitabının kanunlarını keşfetme yolu ile ortaya çıkan hakikatler, diğer muarriflere de tasdik ettirilerek çözüme kavuşturulur. Tasdik edilmediği yerde bir yorumlama sorunu vardır. Kainat kitabı asıl olduğuna göre, tercümesi kitabın aslına göre tevil edilir.

Tartışma konusu olan ve kafa karışıklığına neden olan din ilimleri ise mevcut ilim kategorilerinden sadece birkaçıdır. Din ilimlerinin herhangi bir başka ilme üstünlüğü iddia edilemez. Tarih ne kadar ilim ise fıkıh da o kadar ilimdir. Tarih çalışmaları başka disiplinlere esas teşkil edemeyecekse fıkıh, tefsir, hadis, İslam tarihi vs gibi ilimler de başka ilimlere esas teşkil edemezler. Bunların usul çalışmaları olduğu gibi sınırları, şartları, ilgi alanları belli olan disiplinlerdir. Herhangi bir disiplin başka bir disipline üstün olamaz. Sadece kesiştiği noktalarda interdisipliner çalışmalara konu olabilir.

Tartışmada bizi çıkmaza sokan ve tatmin edici bir sonuca ulaşmamızı engelleyen kilit nokta burasıdır. Dini ilimlerin üstünlüğünün savunuculuğunu yapanlar, bu ilimlerin kategorik olarak üstünlüğünü ve diğer disiplinlerin bu ilimlere göre hizaya girmeleri gerektiğini söylerler. Bununla dinin birinci anlamını kastediyorlarsa, bir disiplin değil bakış açısı ve hayat tarzı olarak din ve bilim ilişkisinde üstlük astlık ilişkisini öngörmek büyük bir yanılgıdır. Bir zihniyet duruşuna böyle bir sınıflandırma uygulanamaz. Örnekle; benim bakış açım mı üstün, yoksa sosyoloji disiplini mi diye bir soru soramayız. Sosyoloji disiplini kendi kanunları ile ilmini icra eder, biz de bakış açımızla onu anlamaya, yorumlamaya çalışırız.

Bakış açısı değil de bir disiplin olarak dini ilimlerin üstünlüğü iddiası da sorunludur. Çoğunluk itibari ile insan çaba ve araştırmasının ürünü olan bu disiplinlerin hangi gerekçelerle diğerlerine üstün tutuldukları da izaha muhtaçtır. Kelam ilminin felsefeye olan üstünlüğü, İslam tarihinin genel tarihe üstünlüğü temelsiz iddialar olarak karşımızda durmaktadır.

Bir akademik disiplin olan dini ilimlerin diğer ilimlerden, temsilcilerinin de diğer ilim temsilcilerinden üstün olduğu fikri bu tür işbirliklerini başlamadan baltalayıcı etki yapıyor. Bir dindarın, bir hayat tarzı olarak dini hayatın diğer hayat tarzlarından daha iyi ve üstün olduğunu düşünmesinde bir sakınca yok. Kaldı ki bu bile zaman zaman baskıcı davranışlara yol açacak sorunlar doğurabiliyor. Ama akademik bir disiplinin diğer disiplinlerden üstünlüğünü iddia etmek diğer disiplinlere değil dini ilimlere darbe vuruyor. Kainat kitabını doğru okuyabilen sosyologlar, antropologlar, psikologlar üzerinde çalıştıkları bilim dallarında alabildiğine ilerlerken kainat kitabından bihaber eskinin ezberlerini tekrar eden dini ilimler uzmanları yerlerinde saymakta, hatta geriye gitmektedirler.

Geriye gitmeleri, onların toplum nezdindeki sorun çözme kabiliyetlerinin gittikçe azalması ile ölçülebilir. Modern toplumun sorularına cevap veremeyen, eskiye ait ve bu güne uyarlamakta zorlandıkları hazır cevapları utana sıkıla nakleden, zaman zaman saklamaya çalışan, farklı ortamlarda farklı diller kullanmak zorunda kalan bu disiplinlerin temsilcileri teslim aldıkları dini ilimleri daha öncekilerin bıraktığı yerden daha geriye götürmüşler demektir. En azından insanları ikna ve inandırıcılık yönü ile daha geri bir noktada durmaktadırlar.

[1] Hallaq, Wael B., The Impossible State, The Columbia University Press, New York: 2014