İslam’ın Ahlaki Çatısını Göz Ardı Ediyoruz

“Güya % 99’u Müslüman olan bir ülkeyiz ama biz İslamiyet’in ahlaki çatısını göz ardı eden bir ülkeyiz. Müslüman bir öğrenci kopya çeker mi? Türkiye’de çeker. Cuma namazını aksatmayan bir zabıta rüşvet alır mı? Türkiye’de alır. İşçinin sigorta primini ödemeyip onu ortada bırakan Müslüman patron var mıdır? Evet vardır. Yalan söylenir mi? Evet söylenir. Türkiye’de İslamiyet’in ahlaki zemini çekilmiş durumda. (…) Dinimizin ahlaki boyutu ekonomik alanda da ortaya konulabilmiş değildir. Ülkemizde idealler, değerler, anlayışlar bütününün kaybolduğunu görüyorum ki beni en çok korkutan da bu. (s.173)

Laikliğe gelince; daha kavram üzerinde bir anlaşma yok. Ben elhamdülillah Müslümanım ve laikim. Ne demek istiyorsun diye sorarsanız; “mezhep kavgam yok” derim. Ne Mutezile ile, ne Alevilerle, ne Şafilerle mezhep kavgam yok. Meğer ki birisi kalksın da kendi yorumunu dayatsın; tavrımı o zaman koyarım. (…) Farkında mısınız bilmiyorum; biz aslında Müslümanlığı paylaşmıyoruz. Hiç birimiz diğerinden daha az Müslüman sayılmaya razı değiliz. Bir yandan bu; öte yandan da İslam’ı küçümsüyoruz. Dehalarla dolu bir İslam tarihi var. Ama biz kolaycı bir milletiz. Bir meali baştan sona elinde kalem kağıtla okuyan Müslüman on binde bir çıkmıyor. Eğri oturup doğru konuşalım: İslam’ı bilen birisi Kur’an kurslarına şu haliyle razı olur mu? Müslümanlar olmalı değil miydi şu Kur’an kursları kapansın demesi gereken? Milletçe aklımızı bilgimizin önüne koymak gibi bir mağlubiyetimiz var. (s.155)

Soyutlamayı öğrenmenin yolu ilahiyattan geçer. İyi bir ilahiyat eğitimi içtihadı da kapsayacağı için bir meseleyi bin şekliyle düşünmek gibi bir alışkanlık getirir. Bir küpü bilgisayarda onlarca değişik boyuttan görmek gibi. (s.57)”

Alev Alatlı İle Türkiye ve Dünya, Haz.: Zafer Özcan, Ufuk Kitapları, İstanbul 2003

Laiklik Bir Hümanizmadır

 “İlk anlamı ile laiklik devletin yansızlığı demektir. (…) Eğer bugün demokrasi, farklı olma hakkının korunduğu ya da teknik adı ile plüralizmin korunduğu bir rejim ise, laiklik demokrasinin bu yapısal özelliğinin etiketidir. Bu anlamı ile laiklik, inanç hürriyeti üzerine kurulu ayrımcılığın reddi, devletin yansızlığı ile eş anlamlı olduğu ölçüde liberal devleti kurucu unsurudur. (s.114)

Din hürriyeti gibi laiklik prensibi de, insan hakları yeni anlayışı üzerine kurulu ‘hukuk devleti’nin vazgeçilmez tanıklarıdır. (C. Leclerq) Söylenmesi gereken belki de şudur: Laiklik problemini yeniden düşünürken ‘yansız devlet’, de ‘hukuk devleti’ içinde düşünmek gerekecektir. Laiklik prensibi de ‘haklara sahip olma hakkı’dır.

İkinci anlamı ile laiklik aktif ya da militan laikliktir ve devletin din üzerinde denetimi anlamını taşır. (s.115)

Laiklik üçüncü anlamı ile bir hümanizmadır. Bu anlamı ile laiklik, farklılıklara ve herkesin hakkına saygı gösteren ve kimseyi inançları sebebi ile dışlamayan bir sosyal felsefedir. Bu gün yeniden yapılanmakta olan Hürriyet Mekanı’nda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansının 29 Haziran 1990 tarihli Kopenhag Belgesi 9.4. maddesinde tanınan laiklik ilkesi de hümanizma-laiklik anlayışının bir ifadesidir. (s.116)”

Bakır Çağlar, “Türkiye’de Laikliğin Büyük Problemi”, Cogito, sayı:1, Yaz 1994

 Pasif Laiklik, Dışlayıcı Laiklik

“197 ülkeyi din-devlet ilişkileri açısından sınıflandırdım. ABD, Fransa ve Türkiye geliştirdiğim iki laiklik kriterine göre benzer şekilde laik devletler. Bir, laik devlette parlamento ve mahkemeler dinin kontrolünde değildir. İki, laik devletin resmi dini yoktur. (…) Sekülerleşme toplumsal bir süreç, dinin toplum hayatındaki etkisinin azalması anlamına geliyor. Laiklik ise anayasal bir prensip; siyasi sistemi, devleti tanzim ediyor. (… )

Pasif laiklik, devletin dini olan-olmayan sembol, kıyafet ve söylemler karşısında kamusal alanda pasif bir rol oynamasını gerektirir. Dışlayıcı laiklik ise, devletin dini öğeleri kamusal alandan dışlamasını ister. Birincisinde liberal anlamda sınırlandırılmış, pasif bir devlet, ikincisinde ise kamusal alana seküler bir yön veren aktif ve dışlayıcı bir devlet söz konusudur. (…)

Amerika’da pasif laiklik hakim anlayıştır. Tartışma pasif laikliğin iki türü üzerinde cereyan ediyor. Bir grup din ile devlet arasında bir ayrım duvarının olmasını savunurken, diğer grup keskin bir ayrımın şart olmadığını, devletin -tüm dinlere karşı tarafsız olduğu sürece- dini kurumlarla ilişkide olabileceğini iddia ediyor. Her iki grup da okullarda öğrencilerin başörtüsü, Yahudi takkesi veya haç takmalarını tamamen bireysel özgürlükler kapsamında ele alıyorlar. (…)

Fransa’daki incelemelerimde pasif laikliğe “çoğulcu laiklik”, dışlayıcı laikliğe ise “kavgacı laiklik” dendiğini gözlemledim. (…) Dini bir vicdan işi gören bireyler laiktir ve bu onların hayat görüşüdür. Ama bu hayat görüşünü tüm topluma anayasal olarak empoze etmek ve zorla kabul ettirmek demokrasiye kesinlikle aykırıdır. (…)

Kendi ailemde bir hayli laik birey, hatta deistler olduğu için onların korku ve endişelerini iyi biliyorum. Bu endişelerin giderilmesi adına üç şey yapılabilir:

Birincisi dindarlar özgürlükler konusunda fikirlerini, İslam’a da referans vermekten çekinmeden, sistemli olarak ortaya koyabilir ve şartlar ne olursa olsun demokrasiden geri dönülmeyeceğini felsefi ve kavramsal olarak ortaya koyabilirler.

İkincisi, Türkiye’de devletin bireye etkisi liberal anlamda sınırlandırılabilir ve bu hem laiklerin hem de dindarların gelecek endişesini, “devleti ele geçiriyorlar” korkularını azaltır.

Üçüncü olarak da, dışlayıcı laikliği savunanların korkularını besleyen yanlış anlamalardan arınmaları lazım.”

Ahmet T. Kuru, “Türkiye ‘Çoğulcu Laiklik’le Rahatlar”, Söyleşi: Mehmet Gündem, Yeni Şafak, 12.10.2009

 Diyanet İşleri Tüm Din ve Mezhepleri Kucaklamalı

 Diyanet İşlerinden haklı şikayetleri olanların da görüşleri dikkate alarak, Diyanet işlerinin devlet aygıtının sultasından çıkacağı ve ülkedeki tüm din ve mezhepleri kucaklayacağı bir özerk yapı modeli üzerinde durmalıyız. (…) Tüm din ve mezheplerin yaklaşık kendi nüfus oranları ile temsil edildiği bir Diyanet İşleri Meclisi, kendi yönetimini seçer ve denetler. Genel bütçeden payını alır ve bu payı nasıl kullandığının hesabını verir. Bir mezhep kendini empoze etmeye yeltenirse, diğer mezhep temsilcileri buna müsaade etmez. (s.129-130)

Cüneyt Ülsever, Pratik Teoriyi Daima Aşıyor, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, Ankara 1996

Liberal Demokrasi Kültürü Geliştirilmeli

 “Türkiye de dahil olmak üzere İslam dünyasında ciddi ideolojik kavgalar var. Bu ideolojik kavgalardan kurtulmanın şu anda bana görünen en makul çaresi liberal demokrasi kültürünün güçlenmesidir. (s.60) (…) Türkiye’de mesela dine inanmayan birinin başına bit sıkıntı gelirse dini hassasiyeti olanların, Müslümanların tamamının onun arkasında olması lazım. Bu insan madem inanmıyor, inanmamasıyla yaşamalıdır, komşum olmalıdır, arkadaşım olmalıdır, iş ortağım olmalıdır, fakültemde öğretim üyesi olmalıdır. Dürüst olmak lazım; bu hakları ya hiç savunmayacaksınız -o zaman tam bir felaketle karşılaşırsınız- ya hep savunacaksınız. İnsan hakları, bu tip şeyle bölünme kabul etmez. (s.61)

Bir insan düşününüz ki, dine inanmıyor ama dine inanmamanın sıkıntı doğuracağı yerde bir yerde bunu gizliyor. Oysa toplum onun gizlemesini anlamsız kılacak bir tolerans ve açık görüşlülük içinde olsa adam dürüst olacak. Dini alanda epeyce insanın zaman zaman takiyye yaptığına, yani dindar olmadığı halde dindar göründüğüne şahit oluyorum ben. (…) İnsan haklarına yeterince riayet edilmediği, düşünce ve vicdan özgürlüğü alanlarının yeterince geniş olmadığı, despotik, dayatmacı “doğruyu sadece ben bilirim”ci anlayışların hakim olduğu, hele bir de işin ucunda silahın bulunduğu toplumlarda takiyye ahlakı bir siyaset haline gelir. (s.112)”

Mehmet Aydın, İçe Kritik Bakış, Hazırlayan: Mehmet Gündem, İyi Adam Yayınları, İstanbul 1999

Mümtazer Türköne: İslam’da Ruhban Egemenliği Yoktur

“Hakimiyet Allah’ındır düsturunun Müslüman aydınlar arasında halk hakimiyetinin karşıtı olarak takdim edilmesi, Hristiyan ilahiyatının kavramsal bir kategorisinin İslam düşüncesine taşınmasının neticesidir. “Hakimiyet Allah’ındır” düsturundan bir yönetim prensibi çıkarmak gerekirse, siyasal iktidarın ulemaya tevdii gerekir. Ulema zümresinin kilise ruhbanları gibi siyasal iktidarı paylaşması durumu İslamiyet’e tamamıyla yabancıdır.(s.20)

Çoğulcu bir toplum tasarımı(nı) (…) oluşturacak olanların fazla zorlanmadan gerekli ideolojik dayanakları bulabileceklerini sanıyorum. Medine Vesikası bunun örneklerinden sadece birisi. İslam düşüncesi ve geleneği sağduyuyla yaklaşıldığı zaman elverişli dayanakları verecek zenginliğe ve çok sesliliğe sahiptir. Bunun için Müslümanların önce kendileri için çoğulculuğun zaruri olduğunu fark etmeleri gerekiyor.” (s.87)

Mümtazer Türköne, Modernleşme, Laiklik ve Demokrasi, Ark Yayınevi, Ankara 1994

Medine Vesikası ve Bir Arada Yaşama Üzerine

“Kırk yedi maddeden oluşan Medine Vesikasına bir anayasa olarak bakmak sağlıklı değildir. Medine Vesikası, bir anayasa olmaktan ziyade, bir arada yaşamanın çerçevesini belirleyen “modus vivendi” niteliğinde bir dokümandır. (180)

Medine Vesikası, tek dinli, tek ırklı ve tek dilli bir toplum projesi değildir. Dışlayıcılık, bir arada yaşamanın ruhuna aykırıdır. Hiç kimsenin birbirine güvenmediği ve herkesin birbirine ihanet ettiği yerde çatışma kaçınılmazdır. Medine Vesikası, insanlar arası güveni yeniden inşa etmeye ve ihaneti ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Medine Vesikasının en önemli özelliği ‘hâkimiyet’ değil bir ‘katılım’ projesi olmasıdır. Otoriteryanizm değil, demokrasi Medine Vesikasının niteliğidir. (181)

Medine sözleşmesinde din, iktidar için araçsallaştırılmamıştır. İnsanları bir arada baskı ve zor kullanarak tutmak mümkün değildir. Hak ve özgürlüklerini güvence altına alarak insanları, gönüllülük temelinde bir arada tutmak mümkün olabilir. Medine Vesikası dinsel, etnik, dilsel ve kültürel grupların farklılığını tanıma, onların temel hak ve özgürlüklerini hukukun teminatı altına alma esasına dayanmış, böylelikle çok sayıda din, mezhep, kavim ve kültür bir arada yaşama imkânı bulmuştur. (182)

Özgürlük ve barış içinde yaşamak, sadece Müslümanların değil, herkesin hakkıdır. Bireysel ve toplumsal hayata dair kültür, kimlik, din, ticaret ve sanat alanlarında birey ve toplum olduğu gibi kalacak, hiç kimse bu alanlara müdahale etmeyecektir. Herkes dilini, kimliğini, kültürünü ve inançlarını dilediği şekilde yaşamalıdır. (184-185)

Sonuç olarak Medine Vesikası, farklı dini, etnik, ahlaki, felsefî ve kültürel inanca sahip kişi ve grupların, hukuk ve çoğulculuk temelinde biraraya gelip yeni bir sosyal yapı oluşturabileceğini gösteren önemli bir deneyimdir. (186)”

Bilal Sambur, “Medine Vesikasının Özgürlük ve Çoğulculuk Açısından Tahlili” liberal düşünce Yıl 19, Sayı 76, Güz 2014