Günümüzde müslüman bir bilim insanının bilimsel çalışmalarında dinin ve Kuran’ın rolü nedir? İslam bilimsel çalışmaları sınırlar mı, yoksa önünü mü açar? Kurani perspektiften ele alındığında tarihin araştırılamaz ve kutsal ilan edilen dönemleri var mıdır? Bir tarihçi geçmişi incelerken esas alacağı dayanak, incelediği döneme ait birincil kaynaklar mı, yoksa dini hassasiyetleri mi olmalıdır? İslam’ın bilimle ilişkisi konusunda şimdiye kadar ciltler dolusu kitap yazılmış olmasına rağmen bu soruların cevapları konusunda hala ciddi bir kafa karışıklığı olduğunu hayretle gözlemliyoruz.

Tarih ilmi geçmişe ait hakikatlerin ortaya çıkartılmasını ve bunların yorumlanmasını içerir. Her ilim dalında olduğu gibi tarihi bilginin keşfi de ilim insanının gayretleri, gözlemleri ve yorumlarının sonucudur. Bunda da insani melekeler ve en başta da akıl kullanılan esas araçtır. Kuran’ı anlayıp yorumlayan, hadisi günümüze uygulayacak olan, bunların da ötesinde geçmişe ait bilgi ve belgeleri süzgecinden geçirecek olan akıldır. Hakikat kim tarafından ortaya çıkartılmış olursa olsun, İslamidir; o nazarla bakanı yaratıcısını anlamaya, yüceltmeye ve O’na şükre sevkeder. O hakikatin yorumu ise belli ölçüde yorumlayıcının dünya görüşüne göre şekillenecektir. Aklı vahiyle beslenmiş, vicdanı dinle istikamet kazanmış bir ilim insanının hakikati yorumu da inancına uygun olacak, dinin en temel esaslarıyla çelişmeyecektir. Kuran’ı, hadisi ve genel olarak dini, hayatın her yanını sınırlayan bir kurallar ve duvarlar bütünü olarak görmektense, bunları insanın aklını ve vicdanını doğruya sevkeden bir rehber olarak görmek; fikri, düşünceyi ve insanı özgürleştiren bir yaklaşım olacaktır.

Tarihçi açısından en çok dikkat edilmesi gereken husus şahsi önyargılarıdır. Ama mutlak ilmin Allah katında olması müslümanları ilimden alıkoymadığı gibi, hiçbir zaman mutlak manada objektif olamayacak olması tarihçiyi geçmişe ait hakikatleri araştırmaktan ve yorumlamaktan alıkoyamaz. Tarihçi, incelediği zaman diliminin şartlarına mümkün olduğunca vukufiyet kazanır, ulaşabildiği tüm birincil kaynakları (incelediği döneme ait belgeleri ve eserleri) önüne koyar, diğer araştırmacıların mevcut yaklaşımlarını gözönüne alır, ve kendi anlayışı, değerlendirmeleri ve akli çıkarımları neyi netice veriyorsa tarihi hadiseleri o şekilde yorumlar. Bir kimyacının ulaştığı sonuçların şekillenmesinde laboratuardaki deneylerin rolü neyse, bir tarihçinin hadiseleri yorumlamasında birincil kaynakların belirleyiciliği odur. Muhakkak ki sosyal ve beşeri sahalarda yazarın şahsi yorumlarının rolü çok daha fazladır. Tarihçinin sahip olduğu temel insani ve dini değerler bu yorumların şekillenmesinde etkili olabilir. Ancak hakiki bir ilim insanı için somut belgeler neyi işaret ediyorsa yorumlar ona bina edilir. İslam tarihi açısından da durum böyledir.

Bir İslam tarihçisi hulefa-i raşidun döneminin hemen ardından ortaya çıkan ve günümüze kadar çeşitli şekillerde uzanan, İslam’ın ruhuna zıt, her türlü insani ve demokratik değere aykırı otoriter yönetim geleneğini özgürce eleştiremediği sürece müslüman ülkelerdeki statükonun değişmesini bekleyemeyiz. İlmi hürriyetini koruma uğruna dönemin müstebidine red çeken İmam-ı Azam, bilgisinin siyasete alet olmasındansa işkenceyi göze alarak ilmi namusunu koruyan Ahmed bin Hanbel gibi örnekler günümüzde düşünce özgürlüğüne dayanak olmadıkça, müslümanların yeniden kalkınmalarından bahsedemeyiz.

Ashab-ı Kiram’ın ahiretteki makamını o sahanın uzmanları tartışabilir, İlahi hükmün ne olduğunu Kuran ve Sünnet’ten işaretlere dayanarak belirleyebilirler. Ancak idaresiyle zulme, istibdada yol açmış bir lideri, hangi devirde olursa olsun, her ilim insanı elindeki deliller, bilgi ve belgeler neyi gösteriyorsa o şekilde değerlendirebilmelidir. Hakka, hukuka aykırı hareket etmiş bir idareci hangi ırka ve dine mensup olursa olsun tarihi hakikatler ve temel insani ve İslami kriterler çerçevesinde eleştirilebilmelidir. Dolayısıyla anakronizmden (günümüz kavram ve değerleriyle geçmişi okumadan) kaçınmak her ne kadar tarihçiligin temel bir esası olsa da evrensel insani değerleri kendimize ölçü almaktan bizleri alıkoymamalıdır.

Kanun ve kuralların her bireye eşit uygulanması; zulme, baskıya, işkenceye karşı çıkılması gibi en temel ortak değerler sadece günümüzü değerlendirirken değil, tüm devirler için bir kıstas olarak alınabilmeli. Tarihi araştırmalar bu değerlere uygun hadiseleri örnek gösterirken, aksini işaret eden dönem ve cereyanları da eleştirebilmelidir. Hz. Muhammed’in (SAV) idareciliğinden hukukun üstünlüğünü, meşvereti, adaleti, zulme karşı çıkmayı temel düsturlar olarak çıkartamıyorsak hiçbir devrin idaresi için uygulayabileceğimiz asgari İslami değer yargılarımız yok demektir. Bu durumda da “ulul emre itaat”, “takdir-i İlahi” gibi kaidelerle meşruiyet kazanan zulme karşı sesimiz kesilir. Kendi mahallemizin müstebidlerini meziyetleriyle yüceltir, karşı mahalleninkileri ise yeknesak ederiz. “Devrin şartları” bahanesi ile üstünü örttüğümüz her zulüm, modern şekliyle karşımıza çıkar. Sıra bize geldiğinde de kimseye sesimizi duyuramaz, kendi çelişkilerimiz ve subjektifliğimizle yüzyüze geliriz.

Müslüman dünya maalesef ilimden uzaklaştıkça dini anlayışta da sapma yaşamıştır. Okumayı, aklı kullanmayı, sorgulamayı, kainata hakikati arama heyecanıyla bakmayı teşvik eden vahiy, pekçok İslam alimi tarafından bilimleri ve bilimsel düşünceyi kısıtlayıcı şekilde yorumlanabilmekte. İnananların imanını vurgularken bahsedilen gayb kavramını alarak, insanın geçmişe ait hiçbir bilgiye kesin olarak ulaşamayacağını ve bundan dolayı geçmiş hiçbir hadiseyle alakalı kesin hüküm verilemeyeceğini iddia etmek de bunun acı bir örneğidir. Bu düşüncenin devamında sadece geçmişteki değil günümüzdeki hem ibret hem örnek alınacak pek çok hadise hakkında hiçbir yorum yapamayız, tarih ilim olmaktan, tarihçiler de ilim adamı olmaktan çıkar. Benzer şekilde gerçek niyetlerini bilemediğimiz için tarihi şahsiyetleri değerlendiremeyeceksek, iyi-kötü hiç bir hadise yada şahıs hakkında bir kanaat oluşturamayız, ki bu yaklaşım her türlü tarihi çalışmayı değersiz kılar. İslam’ı hakiki anlamda günümüze taşımanın ve yaşanır kılmanın yolu müslümanların ilmi araştırmanın önünü açması, dinin bilimi teşvik eden yaklaşımının bütün cesareti ve kuşatıcılığıyla benimsenmesinden geçer.

Aslında ilme ve tarihe bakıştaki problemin daha derin bir sebebi müslümanların siyasete bakışında yatmaktadır. Çeşitli nedenlerden dolayı günümüz müslümanlarının zihinleri siyaseti dinin gayesi haline getirme hastalığına  tutulmuş durumda. Farklı açılardan yaklaşsalar da, İslami gayretlerin neticesinde siyasi bir muvaffakiyet beklentisi çoğu müslümanın İslam anlayışına hakim. Bu da her hadiseyi siyaset ekseninde okumayı; İslami açıdan başarıyı, Allah’a yakınlıkla değil, siyasi sahadaki neticeyle ölçmeyi sonuç veriyor. Halbuki dinin öncelikli gayesi bireye kul olma şuurunu kazandırmak ve kulluğun gereklerini öğretmektir. Yöneticilik adaletle ve hakkaniyetle icra edildiği takdirde ahirette mükafatı netice verebilir. Ancak Allah insanları ve cinleri devlet yönetsinler diye yaratmamıştır. Siyasi neticeyi böylesine kutsayan bir İslam anlayışı, devleti de, onun (geçmişteki veya günümüzdeki) İslamcı idarecilerini de kutsuyor ve neticede sorgulanamaz, dokunulmaz bir sınıf haline dönüştürüyor. Bu yaklaşımın sebeplerini, yüzyıllardır otoriter rejimlerin gölgesinde şekillenmiş din yorumuna da, tüm İslam aleminin Batı emperyalizmi karşısında yabancı idarelere yenik düşmesinin getirdiği psikolojik travmaya da bağlayabilirsiniz. Ama maalesef günümüzdeki tabloda şeriat da istese demokrasiye gönülden de inansa, çoğu müslümanın gaye-i hayalini siyasi bir başarı süslüyor. Bu da örnekleri çokça görüldüğü üzere ya müslüman idareciden geldiği için zulme destek vermeye ya da yanlış siyasi hesaplara kurban olmaya yol açabiliyor.

Kuran’ın bütün ilim dallarına ışık tuttuğuna, kainatta cari tüm kanunları yaratanın Allah olduğuna inanan bir mümin, objektif araştırma ve akli analize dayanarak bir hakikatin ortaya çıkmasından endişe değil, ancak heyecan duymalıdır. Günümüzde her müslüman toplumda şahit olduğumuz derin problemleri sadece başkalarını suçlayarak gideremeyiz. Müslümanlar tarihlerindeki yanlışlarla temel değerler ışığında yüzleşemediği sürece aynı fasit dairelerin günümüzdeki tekrarlarının devamı da hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

Doç. Dr. Mustafa Gökçek (Niagara Üniversitesi)