Müslümanların bilim sahasında tarih boyunca yaptığı katkılardan bahseden kitaplara bakma şansınız olmuştur.

Bu kitaplarda zikredilen isimlere bir bakınız.

Al-Farabi, Biruni, İbn Sina, Nasreddin Tusi, Şemseddin Semarkandi, İbn Miskeveyh, Ömer Hayyam, Ibn Heysem,  etc.

Genel olarak burada zikredilen şahısların çalışmalarından gurur duyarız. Astronomiden optik oradan fizik ve matematiğe çok geniş bir sahada çok önemli katkılarda bulunmuşlardır çünkü. Dindarların en muhafazakarından en liberaline kadar ortak tepkisi umumiyetle budur. Hali hazırda içinde yaşadığımız karanlık günlerde parlayan ve İslamın aydınlık bir medeniyetin gerçekleştiricisi olduğunu hatırlatan deniz feneri gibi insanlardır bunlar.

Ama bir problem var burada. Bir çelişki. Daha ziyade bir ikiyüzlülük. Yüzleşmemiz gereken ve bu gün neden bu halde olduğumuzu açıklayan bir ikiyüzlülük.

Başarıları ile övündüğümüz bu şahısların pek çoğu bugün mezarlarından kalksalar ve Suudi Arabistan ya da Pakistan gibi bir Müslüman ülkesine gitseler yazdıkları kitablarından dolayı hakaret ve irtidad (apostasy) yasalarından dolayı yargılanır ve idam da dahil olmak üzere çok ağır cezalara çarptırılırlardı.

Mesela bir Nasreddin Tusi’yi bulsalar trigonometri alanında yazdığı Kitab el-Şekl eserini önemsemez ve görmezden gelir, onu Tecrid al-İtiqad adlı eserinden dolayı hapse ya da idama mahkum ederlerdi.

Biruni‘yi muhtemelen Kanun al-Mesudi adlı astronomi, coğrafya, dinamik, muhendislik, ve matematik üzerine yazdığı eserinden dolayı ödüllendirmek yerine Tahkik ma al-Hind adlı karşılaştırmalı din çalışmaları özerine yazdığı eserinden dolayı ya tekfir ya da izole edebilirlerdi. Böyle bir eseri bugün  Ezher gibi bir üniversitede savunamaz, bastıramaz, ve işinden olurdu. Dahası eşinden ayrılmaya zorlanır ve belki de ülkesinden ayrılmak zorunda kalırdı.

İbn Sina‘nın tıb üzerine yazdığı şaheser Şifa’sını görmez, onu metafiziğinden dolayı küfür ya da ilhad ile itham ederlerdi. Bu metafiziğin tevhid vurgusunu görmek ve arkasında çözmeye çalıştığı problemleri anlamaya çalışmak yerine onu idama bile mahkum ederlerdi.

Örnekleri artırabilirim.

Burada şu soruyu samimiyetle sormak gerekiyor. Bu şahıslar dinen makbul insanlar değilse neden başarıları ile din adına övünüyoruz? Bu halde bu şahısları  isimlerini İslam ve Bilim konulu kitaplardan çıkarmak gerekmez mi?

Bu bir ikiyüzlülük değil mi?

Yok bu insanlar dinen makbul insanlar idiyse o halde bu muamele neden?

Eğer övünmeye devam edeceksek bu insanlarla teolojik ve fıkhî zeminde de barışmak gerekmez mi?

İslam tarihi içinde diğer medeniyet havzaları ile karşılaşma ve etkileşim bu gün dahi övündüğümüz sonuçlar üretmişse o halde din yorumlarımız da insanları sınır boylarında öteki dünyalarla karşılaşmaya teşvik edecek ve sonuçlarını tolere edebilecek şekilde genişlemek zorunda değil mi?

Bir din adamı Müslümanların bilimsel sahalardaki başarılarından örnekler verirken Ibn Sina, Tusi, ve Hayyam gibilerin adını zikretsin ama daha has dairede bu insanların aslında akidevi olarak heretik olduklarını iddia etsin. Bu nasıl bir tutarsızlıktır.

Bu tutarsızlık yalnızca bilim adamlarına has değil.

Mesela bir ibn Arabi belki de tarihin gördüğü en önemli ruh büyüklerinden ve metafizikçilerden biridir. Yeri geldiğinde ondan örnekler vermekten çekinmeyiz. Ama şunun da çok iyi farkındayızdır ki şu an dirilse kendisini ve fikirlerini kabul edecek Musluman ülke bulamaz, diyar diyar gezmek zorunda kalırdı.

Rumi televizyonda vaaz eden bir “cübbeli” tarafından herkesi kabul edecek genişliğinden dolayı “diyalogcu” olarak lanse edili, taciz edilir, ve memleketinden hicret etmek zorunda kalabilirdi. İhtimal kendisini kabul edecek bir Batı ülkesi bulana kadar bu böyle devam ederdi.

Daha ileriye gideyim. Gazali gibi bir dev Mişkat al-Anwar ve Tehafüt gibi eserlerinden dolayı “felsefe tarafından kirletilmişlikle” ve “Yunanların sakat fikirlerini Islam dünyası içine sokmakla,” “Sufilere alan açmakla” vs. itham edilir ve özellikle Orta Doğu da barınacak ülke zor bulurdu.

Hasılı ne kadar cins düşünür, ruh kahramanı, orjinal fikir adamı varsa dışarıya karşı övündüğümüz İslam dünyasının ulus devlet ve dar selefi yorumlarla iyice boğucu hale gelen atmosferi içinde zor yaşardı.

Bu büyük ve evcilleştirilmez beyinler buldukları her kaynaktan faydalanmışlar ve bilim ya da felsefe yaparken kendilerinden önceki medeniyetlerin birikimlerinden istifade etmişlerdir. Aristo ve Eflatun başta olmak özere Yunan felsefesi ile içli dışlı olmuşlar, Pers ve Babil astronomisinden istifade etmişler, Hind matematiğini kullanmışlar, Pyhtagor gibi Yunan matematikçilerinin yalnızca matematik sistemlerinin değil aynı zamanda matematik felsefelerini de benimsemişler, müzikten mantığa çok geniş bir sahada insanlığın birikiminden faydalanmışlardır.

Bu insanlar İslamın orjinal kaynakları ile diğer medeniyetlerden devşirdikleri arasında yeni ve orjinal sentezler üretmeye çalışmışlar. Zaten bilimsel ve felsefi başarıları böyle bir etkileşim olmadan mümkün olmazdı.

Bugün de Müslümanlar orjinal düşünürler, sanatçılar, ilim adamları çıkaracaksa bu “öteki” ile irtibat kurmadan, onu sevmeden ve ondan öğrenmeden olmayacak.

Her türlü yenilikçi ilmî başarı sınır bölgelerinde ortaya çıkıyor. Farklı dünyaların birleştiği yerlerde. Endülüs gibi, Bağdat gibi, Amerika gibi farklılıkların birbirlerine kavga etmeden değebildiği yerlerde.

Yani kendi dünyasını iyi tanıyan ve başka dünyalara da açılma arzusu duyan insanın cesaretle farklı bir düşünce ve kültür yapısı ile etkileşimi sonucu ortaya daha önce bilinmeyen orjinal fikirler çıkıyor. Eğer bu etkileşimden korkuyorsanız içe kapanıyor ve yeni bir söz söyleyemez hale geliyorsunuz.

Hakim dini kültür ise abartılı bir korumacı tavırla böyle bir etkileşimi engellemeye çalışıyor. Modern selefiliğin dar yorumları ile bu daha da problemli bir hal alıyor. “Kafalar karışmasın” diye Türkiyedeki ilahiyatlardan yavaş yavaş felsefe derslerinin kaldırılması bunun bir tezahürüdür mesela. Bu problemi aşmadan İslam dünyasındaki bu geniş çaplı çürüme devam edeceğe benziyor.