Neden 49 Müslüman ülke arasında gerçekten liberal demokrasiyle yönetilen tek bir örnek bulunmamakta? Petrol gelirleri sayılmadığı takdirde, neden Müslüman ülkeler iktisaden çok geri kalmış durumdalar? Dünyanın değişik yerlerindeki terörizm, iç savaş gibi şiddet olaylarında neden Müslümanlar artan bir oranda rol oynuyorlar? İslamcılara göre bu sorunların tek sebebi Müslümanların dinlerinden uzaklaşmalarıdır ve çözüm de İslam’a dönüştedir. İslamcılar siyaset, hukuk, iktisat, bilim, sanat, vs. gibi tüm alanların “İslamileşmesinin’’ sorunları çözeceğini iddia ederler. Ama iktidara geldikleri veya etkili bir muhalefet oluşturdukları ülkelerde sorunlar azalmadı, aksine arttı.

Türkiye’de son üç-dört yıl içinde İslamcı olmayan bir çok muhafazakar, İslamcılaşan iktidarı desteklemekte bir sorun görmediler. Geleneksel Müslümanlık anlayışının ve eğitiminin aslında İslamcılığa geçişe bir zemin hazırladığı anlaşıldı. Orta Çağ’dan beri çok az değişimle günümüze aktarılan ulemanın anlayışı tüm alanların dinin parçası olduğu iddiasına dayanmaktadır. Bu yüzden de totaliter İslamcı anlayışa rahatça evrilebilmektedir. Halbuki günümüzde demokratik, kalkınmış ve hukuk düzenini inşa etmiş ülkelerde din, siyaset, hukuk, bilim, sanat, spor gibi alanlar birbirinden ayrılmışlardır. Bu alanlar birbirlerine etki ederler ama birbirleri üzerlerinde hakimiyet tekeli oluşturmazlar. Türkiye’de son dönemde bir siyasi liderin dinden spora, ekonomiden sanata kadar her konuya müdahale etmesi; heykelin kalitesinden kaç çocuk yapılacağına kadar her ise karışması, alanlar ayrılığının önemine dair unutulmayacak bir ders olmuştur.

Din Diğer Alanlardan Üstün Müdür?

Modern hayatta uzmanlaşma ve iş bölümü verimlilik için en önemli iki gereklilik haline gelmiştir. Her alan artık kendi kriterine göre değerlendirilmektedir. Örnek vermek gerekirse dinin kriterleri ihlas, ibadet, ahlak gibi hususlardır; devletin kriteri vatandaşlarına iyi hizmet sunmaktır; siyasetin kriteri milletin tercihlerini yönetime aktarmaktır; hukukun kriteri gücün yerine hakkın ikame edilmesidir; bilimin kriteri tabiat ve insanın daha iyi anlaşılması ve açıklanmasıdır; sanatın kriteri orijinal ve estetik eserler ortaya koymaktır; sporun kriteri insan vücudunu geliştirmek ve düzgünce yarışmaktır. Her alan diğerinin kriterine saygı duyarsa o ülkede adalet, barış, kaliteli ürün, çalışkanlık ortaya çıkar. Liyakat ve başarı esaslı (meritokratik) bir düzen kurulmuş olur.

Alanlar birbirine girerse camiler siyasi propaganda alanına dönebilir, fıkıhçılar satrançtan müziğe her konuya haram diyerek el atarlar, siyasetçi ekonomiyi rant aracına çevirir, devlet toplum mühendisliğine soyunur, hukuk dini veya ideolojik ‘davaların’ aracına dönüşür. Bu tür toplumlarda kimse mesleğine saygı duymaz. Kaliteli iş yerine kadrolaşma çabası tüm toplumu kutuplaştırır.

Alanlara bir örnek olarak bilimi ele alalım. Günümüzde Antik ve Orta Çağ filozofları gibi bir insanın bilimin her alanında eser vermesi mümkün değildir. Son üç-dört asırda, Batıda bilim üniversitelerde kurumlaşır ve kendi içinde uzmanlık alanlarına ayrışırken, Müslüman ülkeler bu gelişmeyi takip edemediler. Bu yüzden de Müslümanlar son cağlarda bilim konusunda dünyaya ciddi bir katkıda bulunmadı. Osmanlı’da medreselerde dini ortodoksi, bilimsel çalışma ve eğitimi tekeli altına almış ve bu tekel değişik bilim dallarının önünü tıkamıştır. Neticede Osmanlı matbaayı üç asır sonra almıştır. 18. yüzyılda ilk Osmanlı matbaalarında 20 bin kadar kitap basılırken aynı çağda Avrupa’da basılan kitap sayısı 1 milyar civarındadır. Okuma yazma oranı 1900 yılında ABD’de yüzde 90’a ulaşırken, Osmanlı’da yüzde 5 ile 10 arasında kalmıştır.

Sosyal bilimlerin önemli branşlarından olan tarih ilmi, günümüzdeki problemlerin bu tür kökenlerini anlama adına önemli bir kaynaktır. Ama bunun için tarihi kutsamadan ve din dahil diğer alanların hegemonyasına hapsetmeden kendi özgürlüğü içinde bırakmak gerekmektedir. Bu konuda Zaman gazetesinde gerek Ahmet T. Alkan’ın gerekse Ahmet Kurucan’ın İslam’ın ilk döneminden Osmanlı’ya uzanan çizgideki eleştirel yazıları genel okuyucu kitlesinin ezberlerini bozma adına çok faydalı oldu. Bu tür eleştirel bir tarih okumaya karşı argümanları ise yine Zaman’da Ali Ünal imzasıyla çıkan “Bugünün aynasından tarihe bakmak” başlıklı yazıda görmek mümkün oldu. Bu yazı esasen burada anlatmak istediklerimin neredeyse zıddını savunmaktaydı.

Ünal “dinin, inancın konusu; ilmin konusu” diye bir ayrıma karşı çıkmaktadır zira “vahyi ilmin en kesin kaynağı olarak görmekten vazgeçemeyiz.” Yazar bu vurguyu yaparken insanı bütün yönleri ile incelemenin, doğayı ve evreni gözlemlemenin dinî ilimler için bile ne kadar önemli olduğunu unutmamalıdır. Zira insan, tabiat ve evrende her an Esma-i İlahi tecelli etmektedir. Ellerinde Kur’an-ı Kerim olmamasına rağmen Batılıların nasıl olup da hemen her bilim dalında Müslümanlardan ileri oldukları sorusuna da bu bağlamda bir cevap bulunabilir.

Alanlar Arasında Hegemonya Oluşturulmamalı

Ünal İslam ile bilim arasında bir çatışma yaşanmadığını; bunun, Katolik skolastisizmine has bir problem olduğunu savunmaktadır. Bu iddia şu soruları akla getirmektedir: Orta Çağ boyunca doktorların kadavra üzerine çalışma yapmalarının haram olduğunu ulema söylememiş midir? Matbaa üç asır sonra geldiğinde bile insanımızda hâlâ kitap okuma iştiyakının olmamasında eğitimin her kademesini tamamıyla elinde tutan ulemanın hiç mi mesuliyeti yoktur? İlk Türkçe Kur’an mealinin matbaada basılabilmesi neden 1924 gibi oldukça geç bir tarihte gerçekleşmiştir?

Ünal’a göre tarihçinin kaynakları “Kur’ân’dır; sonra mütevatir hadisler, sonra sıhhat derecesine göre diğer hadisler, sonra siyer, sonra tarih gelir.” Bu durumda tarih ilminin fıkıhtan bir farkı kalmakta mıdır? Yazar ayrıca “şifahî aktarıma dayalı tarih, gerçeği ne kadar yansıtabilir?” diye sorarken aslında hadislerin de uzun süre şifahi aktarımla geldiğini unutmuş mudur? Yazar “geçmiş hadiseler ve insanlar hakkında kesin hükümlere varmak gayr-ı ilmî olduğu gibi, ciddî vebal sebebidir” prensibini sadece “Muaviye otoriter bir liderdi” diyenlere karşı mı dile getirmektedir, yoksa mesela ileride Tayyip Erdoğan’ın otoriter olduğunu da tarihçiler yazmamalı mı demektedir?

Özetlemek gerekirse, Türkiye gibi Müslüman-çoğunluklu ülkelerde alanların birbirine karışmış olması verimsizlik, kalitesizlik ve adaletsizliğe yol açmaktadır. İslamcı ideoloji totaliter yaklaşımı ile alanların hepsini “İslamileştirme” adı altında dinin tekelinde toplama iddiasındadır. Tarihimizde de medrese uleması kurduğu tekel yüzünden bilimsel gelişmemizi ve eğitimimizi, en azından, yavaşlatmıştır. Günümüzde bilimleri dinin tekeli altına sokmanın ne bilime ne de dine faydası olur. Aslında İslamiyet’in tüm bilim dallarını geliştirme, günümüzün tüm sosyal, siyasi, iktisadi problemlerini çözme gibi bir iddiası yoktur. Bu İslam’ın değil, İslamcıların bir iddiasıdır. İnsan doğasını, tabiatı, kâinatı okumak da Kur’an okumak gibi önemlidir. Bunları okumadan bilimsel, iktisadi ve siyasi gelişme mümkün olmamaktadır. Müslüman ülkelerin durumu ve özellikle Türkiye’de son üç-dört yılda yaşanan süreç bu konuda derslerle doludur.

AHMET KURU (Doç. Dr., San Diego Eyalet Üniversitesi, Siyaset Bilimi Bölümü)

Not: Bu yazının farklı bir versiyonu Zaman gazetesinde 16 Şubat 2016’da yayınlanmış; akabinde atanan kayyum tarafından linki -diğer tüm yazılarla beraber- silinmiştir.