Devlet teşkilatlanması, tarihi gelişimi açısından önce sadece güvenlik ve kaynak kullanımı ile başlamış olsa da, modern devletin tanımı da aynı temel prensipler açısından basit bir ekonomik verimlilik arayışıdır. Devleti, vatandaşları açısından gerekli ya da tolere edilebilir kılan güvenlik, adalet, ulaşım, kaynakların paylaşımı, sağlık, eğitim vb hizmetlerin en ekonomik uygulayıcısı – en adil değil— olacağı beklentisidir.

Site devletinden feodaliteye, monarşik düzenden komünizme, izolasyonist faşist diktatörlükten en gelişmiş katılımcı demokrasiye kadar tüm devlet yapılanmaları, üzerlerine aldıkları sosyal sorumluluklar açısından kendilerine bağlı kurum ve kaynakların tek elden daha verimli kullanılabileceği tezi ile hareket ederler. Yani bu açıdan, kısaca, devlet ekonomik bir tekelleşme eğilimidir.

Bu eğilimin tarihteki ilk “teorik” istisnası Avusturya ekolüdür (Merak edenlere -basit bir internet taramasıyla da olsa- Avusturya ekolünün en aşırı ucu olan “anarşistler” hakkında genel bir bilgi sahibi olmalarını tavsiye ederim). Sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan inanılmaz verimlilik artışı ortamında palazlanan bu akım, bireysellik isyanının ilk “teorik” belirtisidir. Hem teorik olarak ekonomistlerce reddedilmiş, hem de kültürel olarak toplumların henüz hazır olmadıkları çok radikal şeyler söylediklerinden ötürü, hızla akademik dünyanın tozlu raflarına hapsolmuşlardır, ta ki bir sonraki verimlilik sıçraması yaşanana kadar (1990’lar).

Verimlilik artışının bireyselleşme ve ona bağlı olarak bireysel düşünce, inanç, özgürlük, siyasi tercih, tüketim vb gelişimini tamamlayamayan dünya, kolayca (ekonomik bir sekilde) manipüle edilebilen sürüler halinde iki dünya savaşı yaşamış, soğuk savaşla birlikte tam bir asrı kısır çekişmelere feda etmiştir.

Günümüzde yeniden çok ciddi bir finansal ve reel ekonomik sıkışma yaşanmaktadır. Enformasyon, ulaşım, iletişim, geri dönüşüm gibi baş döndürücü teknolojik atılımlar sayesinde yeni bir verimlilik sıçraması yaşanmaktadır. Bu sıçrama sonucu yeni bir bireyselleşme akımı başlamıştır. Globalleşme, iletişim ve haberleşmede yaşanan inanılmaz hızlı gelişim ve tüketim çağının bencilliği vb gibi akımlar, günümüzdeki bireyselleşme akımını tarihte yaşanandan çok farklı kılmaktadır. Ayrıca, geçmişte yaşanan ekonomik sıkışıklıklara merhem olacağı sanılan komünizm, uygulamada iflas etmiş ve az önce bahsettiğimiz bireyselleşme ortamında alternatif olarak bile görülmemektedir.

Örnek vermek gerekirse: Tüketimi ve hayat standardını rekor seviyelere taşıyan verimlilik artışı, iletişim alanında hemen her isteyenin kendi kişisel medya ve haberleşme ağını kurmasına imkan tanırken, aynı zamanda fiziksel sınırların ve mesafelerin etkileşim açısından eski anlamlarını yitirmelerine sebep olmuştur. Kısaca: insanlık yeni bir sosyoljik realiteyle tanışmaktadır. Bu yeni realitenin politik, ekonomik, dini ve kültürel sonuçları gelecek adına çok ciddi fırsat ve endişelere sebep olmaktadır. Arap baharı ve sonrası gelişmeler, Brexit referandumu ve sonrası Birleşik Krallık’ta yaşanan tartışmalar, 2016 ABD başkanlık seçimlerinde kullanılan politik argümanlar bu konuda birer örnek olabilir.

İşte tam bu noktada, İslam’ın hem kişisel hem de toplumsal hayata sunduğu yaşam biçimi zamanın ruhuna uygun olmak zorundadır. Geçmiş dönem toplumları için yapılmış –zamanında tutarlı olsa bile- yorum ve fetvaların bir çoğu bugün yeniden ele alınmak zorundadır. Globalleşen ve iletişim devrimi yaşayan dünyada, devlet dahil birçok olgu yeniden şekillenmektedir. İslam dünyası bu büyük değişim dalgasını da, yüzyıllardır ıskalayageldiği dalgalar gibi ıskalamak lüksüne sahip değildir.

Çoğu fikhi hükümlerin homojen toplumlar için yapılmış olması, yeni sosyal realite içinde çeşitli zorluklar doğurmaktadır. Çok büyük bir müslüman nüfus batılı ülkelerde yaşadığı gibi, müslüman çoğunluklu ülkelerde hiç de azımsanamayacak kadar gayr-i müslim, ateist ya da seküler insan yaşamaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz yeni sosyal realite, dayatmacı ve otokratik devletlerin, ekonomik sistemlerin ve dini anlayışların geleceğini şüpheli hale getirmektedir. Sosyal medya platformlarını temsil eden dev şirket yöneticilerinin, tıpkı demokratik devlet yöneticileri gibi farklı din, ırk ve yaşam biçimlerine gösterdikleri hassasiyet din adına hüküm veren, konuşan ya da bu konuda fikir yürüten kişi ve kurumların dikkatinden kaçmamalıdır.

Devletin –en azından sosyal sorumluluk hizmetleri açısından- ekonomik tekelleşme eğilimine geri dönecek olursak: Toplumsal yapılanmanın ve sürdürülebilir kontrolün en ekonomik araçlarından biri olan dinin ve dine bağlı kurumların, devlet gibi bir otorite tarafından başıboş bırakılması düşünülemez. İslam dünyasında devlet-rant-din ilişkisinin gelişimi hiç de öyle kendine has ve özel bir durum arz etmemektedir. Devlet-rant-din üçgeninde yaşananlar diğer tüm dinlerde de aynıyla yaşanmıştır.

Japon imparatorunun dini statüsü, asırlar boyu hüküm sürmüş Çinli hanedan ailelerinin din ve dini kurumlarla ilişkileri, Roma imparatorluğunun dağılma tehlikesine karşı eski düşmanları olan hristiyanlığı hemen resmi din olarak kabullenişi, İngiliz kralının Vatikan’ın devletleşmesine tepki olarak kendi kilisesini kurdurması, Protestanlığın liberal ve özgürlükçü serbest piyasa sistemeleri ile yayılması ve bunun toprak-kapital-işçi üçgeninde sebep olduğu depremler…

Diğer dinlere zarar verenler, tapınağın rantını devletle paylaşmaya razı olmuş ve bu yüzden o rantı kaybetmemek uğruna devleti küstürmeyi göze alamayan “muhafazakar” din adamları olmuştur. Mevcut rant düzenini muhafaza için, kendi inanç sistemlerine ters olsa bile cinayet, gasp, rüşvet gibi toplumsal yaralara göz yummuş, sonuç olarak zamanın ruhunu doğru okuyamadıklarından, toplumun ya kurulu din anlayışından kopmasına (örn: Protestanlık) ya da tamamen dini yapıya isyan etmesine (örn: Fransız İhtilali) sebep olmuşlardır.

İslam tarihindeki benzer gelişmeler ise şu şekildedir: Emevilerle başlayan saltanat kültürü, dış düşmanlar ve ekonomik rant kavgaları ile hilafetin el değiştirmesi, İslam’ın yayılması ve ticaret yollarının kontrol edilmesi ile hilafetin Arap yarımadası dışına çıkışı, Haçlı seferleri sırasında din-devlet ilişkileri, dışlanan Ehl-i Beyte sahip çıkma bahanesi ile köklü İran devlet kültürünün mevcut hilafete karşı Şiiliği hemen benimsemesi, İran ve Şii tehdidine karşı hilafet ve ulema ilişkileri.

Özetle, devlet-rant-din ilişkileri açısından birbirimizden pek farkımız yoktur. Yoktur ve olamaz, çünkü bu bir din problemi değil, insan problemidir; dini,milliyeti, tarihi hiç de farketmeyen bir insan problemi.

İslam tarihinde mezhep imamları, müceddidler ve büyük müçtehidler devlet-rant-din üçgeninden uzak duran, bağımsız ve satın alınmamış alimler olmuştur. Bu İslam alimlerinin neredeyse tamamı mevcut devlet tarafından baskı görmüştür. Kimi ihanetle, kimi küfürle suçlanırken, bazıları hapsedilmiş ve işkencelere maruz bırakılmışlardır. Tüm bu rezillikler müslüman devletler ve müslüman devlet adamları tarafından yapılmıştır. Islam dinini muhafaza eden, sosyolojik değişimi doğru okuyan yenilenme hareketleridir. Devlete ve ekonomik ranta yakın diğer din adamları ise bu olanları sadece seyretmiş, bazıları ise dini-devleti-huzuru muhafaza adına yapılan zulmü onaylayan fetvalar bile vermişlerdir.

Globalleşmenin etkisi altındaki bir dünya düzeninde, İslam’ın yorumlanışı geçmiş zaman anlayışına hapsedilemez. Tezat gibi görünse de “dinin muhafazası için” dinin yorumlanışı yenilenmek zorundadır.

Yeni sosyal realite ve bu realitenin bireyselleşmeye katkısını anlayamayan devletler de, dini kurumlar da var oluş mücadelesi vermek zorunda kalacaklardır. Örneğin: sadece sünni-hanefi müslümanlara hizmet veren, fakat gelirleri laik bir devletçe karşılanan Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum, gelirlerini kendi temsil ettiği değerlere ters bir yapıdan almakla (kumar, alkollü içki, genelev vergileri, faiz vb) yaşadığı garabetten çok daha fazlasını, sünni olmayan ya da ateist olan insanlara neden vergi yükü getirdiğini izah etmeye çalışırken yaşayacaktır. Devletin böyle masraflı bir işe neden girdiği ise, sürü psikolojisiyle yığınları kontrol edebilmenin inanılmaz ekonomik rantı ve bunun devlet gibi bir yapılanmaya ne kadar cazibedar geldiği noktasından kolayca anlaşılabilmelidir.

Yakın bir gelecekte insanlık yeniden büyük çalkantılara gebe görünmektedir. Devletin tanımından, ekonomik önceliklere, şirketlerin yapılarından sivil toplum kuruluşlarının etki alanlarına hemen her alanda baş döndürücü değişimler beklenmektedir. Bu değişimler çerçevesinde milli ve dini kimlik tanımları, isim ve sınıflandırmalardan çok sıfat ve karakteristik özelliklere kaymaktadır.

İslam dünyası bu kez -en azından entellektüel ve akademik anlamda- hazır olmalıdır.