Son üç yılda Türkiye’de ve Orta Doğu’da yaşanan Büyük Çöküş aklını kullanan herkeste bir sorgulama süreci başlattı. Zihinleri meşgul eden önemli sorulardan biri dindar olduğu iddiasındaki seçkinlerin ve halk kitlesinin –istisnalar haricinde– nasıl bu kadar ahlaksız olabildiği. Geçen ay Mavi Yorum’daki bir yazımda Türkiye’deki yerleşik din anlayışının ahlak üretmediğini vurgulamış ve Müslümanlara “Batılılardan ahlak öğrenmelerini” tavsiye etmiştim. Müslümanların dindar ama ahlaksız olabilmesinin sebeplerini Özgür Koca çok önemli yazısında maddeler halinde izah etti. Ben de bu yazıda Batılıların ahlak üretebilmelerinin temellerini incelemeye çalışacağım.

“Batı ahlak üretiyor mu?” sorusuyla başlayalım. Başkalarının haklarını çiğnememek, kurallara uymak ve güvenilir olmak gibi özellikleri içinde barındıran ahlak kavramı, hiç bir millet veya dinin tekelinde olmayan evrensel bir insani değer. Muhafazakar Müslümanların, en azından bir kısmının, bu olguyu kendi tekellerinde zannetmelerinin başında günah ve ahlaksızlık kavramlarını birbirlerine karıştırmaları geliyor. Bu açıdan bakarsanız Batılılar tabii ki ahlaklı görülmez zira Müslümanların günah gördüğü bir çok şeyi yapıyorlar.

Muhafazakar Müslümanların görüşlerine göre günah listesi oldukça uzun. Bir kadının tek başına seyahat etmesinden, kadın ve erkeklerin aynı masada beraber yemek yemesine; müzik aletleri kullanmaktan, kadınların şarkıcı olmasına; resim yapmaktan, ayakta bevletmeye kadar listeye değişik şeyler eklenebiliyor. Halbuki günah ve ahlaksızlık birbirinden farklı kavramlardır. Her ahlaksızlık bir günahtır, ama her günah ahlaksızlık değildir. Bu iki şeyi karıştırmak, Batı’nın nasıl ahlak ürettiğini anlamaya engel oluyor.

Çuvaldızı muhafazakar Müslümanlara batırırken, iğneyi de kendisini daha seküler görenlere batıralım. Seküler Türkler kendi hayat tarzlarının doğal bir sonucu olarak ahlakın din olmadan da üretilebileceğini biliyorlar ve bunu uzun zamandır savunuyorlar. Ama yine de Batı medeniyetini tam olarak anladıkları söylenemez. Bu uzun konu kısaca söyle özetlenebilir: Muhafazakarlar “Batı’nın teknolojisini al, ahlakını alma” söylemiyle oyalanırken, Kemalistler de “Batı’nın kılık-kıyafetini ve şeklini” aldılar ama “üretimini ve ahlakını” alabildiklerini söylemek kolay değil.

Batı’da tabii ki bir sürü ahlaksız ve ahlaksızlık var. Batılı ülkelerin dış politikalarının ahlaki bir amacı bile yok ki neticesi olsun. Ama tüm bunlara rağmen Batılılar kendi iç siyasi sistemlerinde, hukuk düzenlerinde ve eğitim kurumlarında ahlaki kaygılar güdüyor ve neticeler elde ediyorlar. İnsan ve hatta hayvan haklarını, dindar veya seküler Müslümanlardan daha iyi koruyorlar. O nedenle 28 Şubat döneminde de AKP döneminde de Türkiye’den kaçan insanlar Müslüman-çoğunluklu ülkelere değil, Batılı ülkelere sığındılar. Mesela ABD’de bir birey, hakları çiğnendiğinde hukuka müracaat edebileceğini bilir. Güven duygusu Amerika’da sosyal hayatın önemli bir parçasıdır; günlük hayatta kişinin beyanı esas alınır. Türkiye’de ise bireyler ne devlet kurumlarına ne de birbirlerine güvenirler. Batı’da kurallara uyma noktasında da ciddi başarı sağlanmıştır. Vergi verme, trafik kurallarına uyma, kopya çekmeme, sırada sakince bekleme gibi konularda Batılılar, Müslümanlardan çok daha başarılılar. Peki Batılı ülkeler bu başarıyı neye borçlu? Cevabı üç noktada vermek istiyorum.

Öncelikle, Müslüman-çoğunluklu ülkelerde cehalet, fakirlik ve siyasi kargaşa bir kısır döngü (fasit daire) oluştururken, Batı’da eğitimin yaygınlaşması, ekonomik kalkınma ve siyasi istikrar bir doğurgan döngü (salih daire) oluşturmuş. Hayatlarında başarılı ve mutlu insanlar başkalarına da güler yüzlü ve genellikle yardımsever davranıyorlar. Çocukluğundan beri sıkıntı görmüş, “hayatın sillesini yemiş” insanların ise somurtkan ve kaba olması doğal bir sonuç gibi. Trafiğin kargaşa içinde olduğu bir ülkede kurallara uymak tabii ki yolların düzenli olduğu bir ülkeye oranla daha zor. Ama öte yandan, bireylerin kurallara uymaması ve birbirinin haklarını çiğnememesi de trafiği iyice içinden çıkılmaz bir hale sokuyor. İşte bu noktada gelişmişlik ile ahlak arasındaki ilişkiyi anlama açısından “döngü kavramları” faydalı oluyor. Peki, Müslüman-çoğunluklu ülkelerde kısır döngü, Batılı ülkelerde ise doğurgan döngü nasıl ortaya çıktı? Bu soruyu cevaplamak için Batı’da bireyin özgürlüğü ile akıl ve bilimin rolüne bakmak gerekli.

Batı ülkelerinde ahlaki kuralların konulması ve bunlara uyma eğitimi verilmesinde bireyin katılımı ile akıl, bilim ve ilerleme anlayışı önemli rol oynuyor. Bireyler kuralların oluşumunda demokratik süreç içerisinde katılımda bulunuyor ve bir sosyal sözleşmeye imza attıkları için de bu kurallara uymanın sorumluluğunu hissediyorlar. Müslüman-çoğunluklu ülkelerde ise dini olsun seküler olsun, kanun ve kurallar insanlara hep yukardan empoze edilmiş. Dini kuralları toplumdan ve hayattan önemli ölçüde kopuk olan ulema sınıfı, seküler kulları ise gene kendilerini toplumdan üstün gören otoriter lider ve oligarşiler oluşturmuş. Bunun sonucunda da bireyler kendilerine dayatılan bu kurallardan kaçmayı bir hak ve hatta bir akıllılık olarak görüyorlar. Görünüşte kurallara kimse ses çıkarmıyor, zira din veya devlet düşmanı olarak adlandırılmak istemiyorlar; ama uygulamada hemen herkes kuralları çiğnemeyi marifet sayıyor. Devletin otoriter baskıları da bireylerin kurallara uymamasında ayrı bir bahane oluşturuyor.

Batı’da bireyler kuralların oluşumunda söz sahibi oldukları gibi, bu kurallara uymaları gerektiğine dair de aklen ikna ediliyorlar. Kurallara uymanın, kısa vadede zor görünse de, bireylerin uzun vadeli çıkarlarına uygun olduğu hem eğitim sisteminde hem de medyada vurgulanıyor. Bu ikna sürecinde felsefe eğitimi, bilimsel araştırmalar ve istatistiki analizler rol oynuyor. Ahlaki tutumu yaygınlaştırıcı eğitim, hissiyat yerine mantığı asıl hedef olarak alıyor. İnsan ve toplum davranışlarını inceleyen bilim insanları bu eğitim sürecine katkıda bulunuyor. Başka etkili bir faktör de ilerleme düşüncesi. Geçmiş bir döneme nostaljik bağlılık yerine, insanın daima daha iyiye gidebileceği ve gitmesi gerektiği düşüncesi ahlaki ilerlemeye de katkıda bulunuyor. Neticede yüzyıllarca siyahi insanlara köle olarak zulmeden ABD’nin başkanlık makamına bir siyahi seçilebiliyor. Sorulabilecek son bir soru şu: Batı’da birey, akıl ve bilimin önü nasıl açıldı, Müslüman-çoğunluklu ülkelerde bunları ne engelledi? Bu noktada güç kavramını ele almak gerekiyor.

Batı ülkelerinde devlet ve diğer kurumlar, kuralların uygulanmasını kontrol ediyor ve uygulamayanları cezalandırıyor. Disiplin ve özgürlük birbirini tamamlayan kavramlar olarak görülüyor ve aralarında bir denge gözetiliyor. Devlet ve diğer kurumlar kuralların uygulanmasını sağlayacak kadar güçlü ama kuralları kendisi çiğnemeyecek oranda da sınırlanmış durumda. Gücün tekelde toplanmayıp değişik kurumlar tarafından paylaşılması, Batılı ülkelerin hem felsefesi hem de pratik olarak çok uzun zamandır tecrübe ettiği ve derinlemesine içselleştirdiği bir olgu. ABD’de ki “denetim ve denge” mekanizmaları Batı kültüründe en az üç asırlık mazisi olan güçler ayrılığı kavramının bir uzantısı.

Sadece devlet gücü değil, dinin etkisi de Batılı toplumlarda sınırlanmış durumda. Siyaset, din, iktisat, bilim, sanat, spor gibi alanların her biri otonom ve birbirleri üzerinde egemenlik kurmalarına izin verilmiyor. Neticede her alanın kuralları önemli görülüyor ve bireyler başarılı olmak istiyorlarsa kendi alanlarının kurallarına uymaları gerektiğini biliyorlar. Bir örnek vermek gerekirse üniversite gibi eğitim kurumları devletin bile müdahale edemeyeceği bir etkiye ulaşıyor ve kendi bilimsel ahlaklarını üretiyorlar.

Müslüman-çoğunluklu ülkelerde ise nerdeyse bunun zıddı olarak devlet ve din ikilisi tekelci bir zihniyete sahip ve tüm alanları kontrollerine alma çabası içinde. Bu ikili birleştikleri anda bireye, akla ve bilime özgür bir alan kalmıyor. Yerleşik din anlayışının temsilcileri bir yandan tekfir ve Cehennem korkularıyla alternatif yorumları bastırırken, öbür yandan da devletin her yaptığını meşrulaştırıyorlar. Aksini savunanlar yabancılarla işbirliği yapmak, ihanet etmek ve fitne çıkarmakla suçlanıyor. Bu şartlar altında devlet gücünü eline geçirenler sınırsız ahlaksızlık yapabiliyor. Dahası insan haklarını çiğnemek, kural tanımamak ve toplumda güveni yok etmek gibi ahlaksız davranışlarına rağmen bu devlet yöneticileri yaşarken tenkit edilemiyor ve öldükten sonra bile hayırla yad edilebiliyor.

Tekelci ve mutlakçı zihniyet, devletten baskı gören dindarlarda bile ahlaki tutuma engel teşkil ediyor. Devlet gücü tarafından ezilen dindarlar bir gün o güç ile yeniden bütünleşecekleri hayaline “dava” adını veriyorlar. “Dava için her yol mübah” anlayışında hiç bir ahlaki sınır kalmıyor. Kısacası Batı’da alanların ayrışması ahlak üretirken, Müslümanların tekelci devlet ve din anlayışı ahlaka engel oluyor.

Özetlersek, Batılı ülkeler Müslüman-çoğunluklu ülkelere oranla ahlak konusunda daha başarılı. Bunda Batının eğitim, siyaset ve ekonomi konularında ortaya koyduğu gelişmenin rolü var. Ama ahlaklı olmak gelişmenin sadece bir sonucu değil aynı zamanda bir sebebi. Batı’da kanunların ve hatta ahlak kurallarının formüle edilmesinde bireyler önemli ölçüde katılımda bulunuyor ve bunun neticesi olarak bu kurallara uyma mesuliyetini hissediyorlar. Kuralların hem şekillenmesinde hem de bunlara uyulmasına dair eğitim verilmesinde akıl ve bilime önem veriliyor. Tüm bu süreçlerde gücü temsil eden kurumların, özellikle de devletin, kuralların uygulanmasını sağlayacak kadar güçlü olmasına ama kuralları çiğneyecek kadar güçlü olmamasına dikkat ediliyor.

Müslüman-çoğunluklu ülkeler içinde bulundukları ahlaki krizden çıkmak için Batı’nın tecrübelerinden istifade etmeli. “Dinimiz, kültürümüz farklı” diyerek bu tecrübeyi görmezden gelmemeli. Zira ahlak evrensel insani bir değerdir. Batısı, Doğusu olmaz.